Tavşan Ayetleri

Sersemlik anlam dünyamızı ele geçirince içimizdeki kişilikler delirir. İtin biri kendini feda ederek kelleyi fırına sokar ve düzeninizin altını üstünü eller. Kimisi anlam dünyanızın düzenine inat hep geniş zamanda konuşmayı marifet beller. Vaziyeti geneller. Eller var ki tüfek ellemeye müsait değiller. Münasip bir yerde düzeninizden inerler. İstisnalar kaideyi bozduğundan beridir kendilerinde değiller. Geridir teknikleri, bozulan bir şuursal kaidenin hizmetinde eylemleri. Kendilerine mektup yazmaya adlarını öğrendikleri zaman başladılar. Bense gergin bir kişiyim. Ne dediğimi bildiğim zamanlar kıttır. O zamanlar kendime gelirim. Gelirim ki geri gidebileyim. Ne dediğini bildiğini sananların ve zaman mevhumunu yitirenlerin, yani işte zamana yenilenlerin sözlerini şimdi ve burada, bu metinle gözaltına alıyorum. Ben en çok şimdiki zamanda konuşmayı seviyorum.

Bir kişi kapımı mı çalıyor? Dışarıdan birisi benimle muhatap olmak düşüncesiyle mi yanıp tutuşuyor ve yanık yanık kapıma vuruyor? Hergele! Eğer önemli bir şeyse kapıyı kıracaktır. “Olağanüstü hallerde kapımı kırıp içeriye girebilirsin hergele kişi,” yazıyor kapımın üstünde. Yazdıydım kapıya ahmaklığıma doymasın domuz ölüleri. Gözlerim okumasın yazdıklarımı. Benim olmasın bu yazıları okuyan gözler ki başkalarının gözü benimkilerin yerine geçsin. Tavşan gözü olsun benimki. Öyle bitsin göz ve kapı meselesi.

Öyle veya böyle, şöyle katatonik bir vaka vermiş kendisiyle sırt sırta öyle ki tantana yaratır ölü doğanlara rahimlik edegelmiş diyarlarda. Neye kanaat getireceğimi şaşırdım gene? Gene bülbül kesildi dillerim, gözler hep tavşanınki, geride kaldı şuurumun incileri, incileri şuurumun ki nefessiz bırakmakla kalmıyor ciğerimi aynı zamanda kan üretmekten aciz kılıyor kalbimi. Kan soluyorum hava niyetine, boğuluyorum kendi ağzımdan çıkan alevlerde, kana karışıyor içe akan yaşlar, sırt sırta verdik kana kana içiyoruz şelaleyi. Yedik mi kelleyi? Yedik mi gerisine hacet kalmıyor zaten yerik dil göz ne varsa her şeyi. Öyle bir gerilerek ölüyor ki tavşan şekilli temsilcim, emzikçim gelsin diye söylüyorum bunları, bilemiyorum nedendir söyleyecek pek bir şeyim olmamasına rağmen önüne geçemediğim bu ahkâm kesme halleri. Gelsin kim gelecekse evrenin derinliklerinden, gelsin versin emziğimi susulayım kalayım diye işte.

Şişte beş kişiye yetecek et, ben tek kişi genzime kaçıracağım bunları şimdi. Bilinçli bir şekilde kendimi boğmaya teşebbüs edeceğim şişkebaplarını içime geçirmek suretiyle. Ölene kadar yemeye devam edeceğim kelleyi. Seni de. İçki de içeceğim. Su da. Bok da yerim belki.

Ne desem bilmem ki! Göz kırpma bana öyle bilin bilin der gibi. Aha bilin neler çektiğimi gene geldin geçirdin içime şişi. Emzik diye diye şişledin beni. Genzime geçirdin şişi, geberdim yetinmedin gene denedin. Tek hedefin beni yenmekti. Bense hep sana yenilmeyi denedim, ben denedikçe sen delirdin. Benim yenilgim senin de yenilgindi. Ben yenildikçe sen kendine yeniliyordun çünkü taraflardan ikisi de yenilmeden kazanan olamayacağını bilmiyordun. Aksi gibi öğrenmek de istemiyordun. Kazanmanın da yenilmenin de iki taraf gerektirdiğini ve herkes yenilmeden hiç kimsenin kazanamayacağını idrak etmekte geciktin. İdrak kabiliyetinin cüzi olduğunu yüzüne vurmak istemedim önceleri. Yaralı yarasına düşer ya, sen kendi delirmeni benim zaferim belledin bir müddet ve/fakat neticede kendine geri gelmemeyi seçtin ve bundan faydalanan ben akabinde geliştirdiğim bir teknikle senin deliliği stratejik bir eylem niyetine kişilik bellemeyi yeğlediğini dünya âleme dellal ettim. Cemaat bu neşriyat karşısında şaşkınlıktan senin görüntü itibarıyla tavşanlıktan örümcekliğe terfi ettiğini sanmak suçunu isledi. Tavşan kılığından örümcek kılığına belki… Masumdun biliyordum ve/fakat o derece köpekleşmiştim ki senin nahak yere mahkûm edilmenin makbul olmayacağını dillendirmeyi şiddetle reddettim. İkiden çoktu yüzüm. Gerisinde bir şey olduğundan değil görüntümün, bilirim bilmez olaydım dibine kadar boşlukla doludur içim. Kendimi kaybetmemeliydim, hem sana yazık ettim, hem de kendime. Senin yerine de içmekten başka ne gelir ki şimdi elimden şu zafer sandığım yenilginin, şu tek kişilik hürriyet oyununun, yarattığım ve büyüttüğüm şu tek dişi kalmış canavarın şerefine ki biliyorum yiyecek beni günün birinde. Ben çok geç kendimi aramaya gidiyorum ötekilerle el ele. Kusura bakma seni şimdi ve burada tek başına bırakıyorum kaderinle ve kederinle.

Kendimden başkasına değinmiyorum burada, ne demeye üstüne alınıyorsun ey hergele kişi?! Senin içine sakladım belki de kendimi senin içindeki boşluğu doldurabileyim diye. Hep kendimi arar durur oldum sonra, oldurabileyim diye seni. Öyle bir kişi ki arayan da kendi, saklayan da. Üstelik kendidir aradığı da, sakladığı da. O kadar ki kendini kendi içinde kaybettiği düşüncesinin hâkimiyetinde eylemleri. Hal ve tavır gidişata göre şekillenmekte. Elde ne varsa en iyi şekilde değerlendirilmekte. Şu halde elin kendisi işte. Bir el öteki elde. Ne cennette, ne cehennemde, ikisinin kesiştiği yerde el ele.
İkisinden biri beni yazmak için ötekinden sıyrılmaya meyilli. Bırakma onu. Yazmasın beni. Okumasın bu yazıları hiçbir göz. Kendisine karşı durmasın gayrı kimse. Kendisini kendinden kurtulmaya sevk etsin mi? Saklansın? Tek kişilik saklambaca kim katlanır insanın kendinden kaçmasının ve kendini aramasının başka yolu olsa. Ah ne şehvet düşkünüyüm, olaydım keşke, ne sersem. Kopsun yavaşça ayrılamıyorsa sevenler birbirinden sökmek suretiyle dikişleri dibinden. Düşebildiğin kadar uzağa düş seni yaralayan şeyden; darı ekme dibine, dallanmasın budaklanmasın, düşeyim deme kendi içine.

Tavşan gözü çok geniş bir şekilde görüyor evreni. Tek gözün içinde pek çok göz… Evrenin semptomlarını dillendiren tavşanın gözleri… Gözler aynalar arasında birbirini arıyor. Kendilerini kendi içlerinde yarattıkları bir dış dünyada kaybediyorlar. Kendi içlerine düşüyorlar ama kendi içlerine düşerken aynı zamanda kendi dışlarına da düşüyorlar. Düşerken bembeyaz bir gecede bıkmadan usanmadan tek bir yıldızı, hep aynı yıldızı arıyorlar. Bütün yıldızlar onları arayan gözler gibi spiral düşüşlere hapsolmuşlar. “Ben” kendi içime hapsolmuşum. “Sen” kendine gömülmüşsün. “O” senden nefret ediyor. “Biz” içimizdeki boşluğu bile tüketmişiz. “Siz” bizi anlamak istemiyorsunuz. “Onlar” boş gözlerle aynaya bakıyor. Hepimiz düşüyoruz, düşerken çözülüp dağılıyoruz. Kendi yarasına düşmeyi göremesin, hep öyle düşsün diye kişi, dipsizdir bu kuyu, düşelim düşlediğimiz sürece… Boşluk bile yok içimde, aynalar arasında düşüyorum ölümüne. Düşene kadar düşeceğim belli ki. Kattım ahkâmı önüme, kırbaçlıyorum ölümüne, gidiyoruz meçhule. Bok da yeriz belki.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s