Bir Roman ve Bir Hayat

Bir’in Acı Dolu Yaşamı ve Daha Başka Doğaüstü Hadiseler 

Bir’in annesi ve babası kendisi çok küçükken ölür.  Bir, beş yaşından itibaren sosyalist bir filozof tarafından büyütülür. Arada pek fazla bir şey olmaz, yıllar öyle gergin bir biçimde geçer; pek yakında patlak verecek olan savaştan henüz hiç kimsenin haberi yoktur. Bir, zamanının büyük bir kısmını kendisini evlat edinen sosyalist şahsiyetin kütüphanesindeki kitapları okuyarak geçirir.

Bir daha yirmi yaşındayken son derece radikal bir öğrenci dergisinin editörüyle evlenir. Çok geçmeden doktorlar başında çok tehlikeli bir beyin tümörü tespit ederler ki bu tümör acilen alınmalıdır Bir’in yaşamını sürdürebilmesi için. Ameliyat başarılı geçer ve tümör etkisiz hale getirilir. Ne var ki Bir çok geçmeden post-traumatic-stress-disorder(travma sonrası sinir bozukluğu) diye bilinen ruhsal bir sarsıntı geçirir. Bunun sebebi Bir’in kafatasının açılıp beynine müdahale edildiği düşüncesinin bir saplantı haline gelmesidir. Zaman geçtikçe bu karanlık düşünceyle baş etmesini öğrenir Bir, ama kabusları kendi kontrolünde değildir ve hemen hemen her uyuduğunda rüyasında ameliyat sahnesini görmekle kalmaz adeta ameliyatı her gece yeniden tecrübe eder. Tümörün kendisi yok edilmiş olmasına rağmen tümörün alınmasıyla beyinde oluşan boşluk bu korkunç kabuslar tarafından istila edilir. Madde yerini madde-ötesi psişik deneyimlere bırakmıştır. Yaşamı dayanılmaz bir hal alan Bir intihara sıcak bakmaya başlar. İşte tam bu sıralarda Bir hamile olduğunu öğrenir, hem de ikizlere… Hamilelik Bir’i intihar düşüncesinden kesin ve kati şekilde vazgeçtirir. Üstelik artık kabus da görmemekte, beyin ameliyatını her gece uykuya daldığında tekrar tekrar yaşamamaktadır. Belli ki ikizler tümörün alınmasıyla beyinde yaratılan boşluğu dolduran kabusları yok etmiş ve beyindeki boşluğu rahimdeki varlıklarıyla doldurmuştur. Ancak lanet Bir’in peşini bırakmaz ve Bir hamile olduğunu öğrendikten üç hafta sonra son derece şiddetli baş ağrılarından muzdarip olmaya başlar. Doktorlar kendisine tümörün yeniden ürediğini ve bir operasyon daha gerektiğini söyler. Ve/fakat bu sefer durum daha da ciddidir. Kabusların ani yokluğunun yarattığı boşluk tümörün büyümüş bir halde geri gelmesine sebebiyet vermiş, dolayısıyla da bu sefer daha büyük ve hamilelikten ötürü aşırı derecede tehlike arbeden bir operasyon gerekmektedir. Bir’in tümörden kurtuluş şansı vardır ama tehlike ikizlerin de bu operasyon neticesinde yok olma riskinden kaynaklanmaktadır. İkizlerini riske atmak istemeyen Bir ameliyatı şiddetle reddeder. Doktorlar Bir’e kendi hayatını tehlikeye atmakta olduğunu söyler, ancak Bir kararlıdır; her ne pahasına olursa olsun ameliyat masasına yatmayacaktır.

Bir yaklaşık sekiz ay boyunca baş ağrılarından ötürü acıya mıhlanmış bir yaşam sürdürür. Dokuzuncu ayda ikizler gayet başarılı bir doğumla dünyaya gelirler. Doğumun hemen ardından, Bir daha ikizlerini kucağına bile alamadan, doktorlar beyin ameliyatını gerçekleştirirler. Ameliyat başarılı geçer ve Bir tüm bu yaşadıklarını anlatan psikolojik ve siyasi bir roman yazar. Bu roman bir kara-ütopya, geleceğe dair kara bir anlatı olarak da nitelendirilebilir. Roman Bir’in yıllardır çektiği tarifi imkansız acıların bir dökümüdür adeta ve edebiyat dünyasında büyük yankı uyandırır. Okuyucu romandan Bir’in el attığı her işte başarılı ve/fakat kendine güvensizlikten ötürü zaman zaman felce uğramaktan kurtulamayan bir kadın olduğunu öğrenir. Okuyucu anlar ki Bir ikizlerine iyi bir anne olmakla topluma faydalı bir devrimci olmak arasında gidip gelen çalkantılı bir yaşamın öznesidir/nesnesidir. Bir’in yazdığı romanın ana-teması aşağıda verilmiştir ki herkes durumun vahametini, manik-depresyonun faydalarını ve kişisel mevzuların nasıl tüm dünyayı ilgilendiren mevzular haline getirilebileceğini daha iyi kavrasın. Böylelikle psikolojik ve bedensel rahatsızlıkların siyasetle ve yaratıcılıkla ne denli alakalı olduğunun da idrak edileceğini ümit ediyorum. 

 Bir’in Kendi Hayatından Esinlenerek Yazdığı 2012 Adlı Roman’ın Ana-teması

Yıl 2012’dir. Üçüncü Dünya Savaşı kimsenin beklemediği bir biçimde patlak vermiş, zaten yapay olduğu uzun süredir sezilen sevgi ve barış hayalleri yerini tüm dünyada çok şiddetli içsel/dışsal-ötesi çatışmalara bırakmıştır.

İlk başlarda özellikle Kuzey Avrupa ülkeleri ve Fransa’da birer iç savaş şeklinde patlak veren bu savaş, daha sonra sınırları aşıp, ülkeler arasındaki barikatları yerle bir ederek dalga dalga tüm dünyaya yayılmıştır. Çatışmalar global ölçekte olduğu için kimse bu çatışmaları ne birer iç savaş, ne de birer dış savaş olarak niteleyebilmektedir. Artık iç düşman dış düşman kavramları anlamını yitirmiş, tüm dünya ülkelerindeki iktidarlarla muhalif güçler birbirine girmiştir. Mesele ne hangi milletin ötekinden üstün olduğu meselesidir, ne de savaşı hangi ülkenin kazanacağı meselesi. Küresel tahakküm küresel direnişe sebebiyet vermiş, tüm ülkelerdeki muhalif güçler kendi ülkelerindeki iktidarlara karşı amansız bir mücadeleye girişmiştir. Eğer bir ülkedeki muhalif güçler zayıf düşmüşse derhal o ülkeye diğer ülkelerden binbir zorlukla da olsa takviye güçler gönderilmektedir.

Savaşın yayılmadığı nokta kalmamış, bütün roller değişmiş, dünya neredeyse ters yönde dönmeye başlamış ve hastalar doktorlara, sömürülenler sömürenlere, ezilenler ezenlere, materyalistler metafizik ideologlarına karşı amansız bir direnişe girişmişlerdir. Saldırganlık ve şiddet daha önce hiç görülmemiş bir biçimde had safhadadır. Gelinen noktada artık ya global kapitalist düzen yerle bir edilecektir, ya da demokratik-sosyalizm daha ana rahminden çıkamadan ilelebet tarihe gömülecektir. Hiç kimsenin kaçacak deliği yoktur, ki zaten hiç kimse de kaçacak delik aramamakta, aksine herkes saklandığı delikleri tıkayıp savaşa katılmaya can atmaktadır.

Barikatlar her yerde, savaş ve ölüm bir yaşam biçimi halindedir. Ölüm yaşamın bir parçası haline gelmiş, hastalıklar sağlıklı bir geleceğin koşuluna dönüşmüştür. Muhalif güçler karşılarında buldukları acımasız kolluk kuvvetlerine karşı tüm olumsuzlukları birer silah haline çevirmiş, en olumsuz gibi görünen koşullar global kapitalist sistemin kökten ve tamamen imhası için birer araç haline gelmiştir.

Eğer demokratik-sosyalistler için amaç mevcut düzeni topyekün yerle bir etmekse, global kapitalizmin muhafazakarları içinse amaç karşı güçleri yeryüzünden sonsuza kadar silmektir gelinen noktada. Mesele bir ölüm kalım meselesidir. 

Bir’in Kitabının Arkasındaki Tanıtım Yazısı

Yaşamı olumlayıcı duruşuyla tez-antitez-sentez geleneğini yerle bir eden Bir’in bu kitabı insanın bölünmüşlüğüne, dünyaya fırlatılmışlığına ve kendini içinde bulduğu çaresizliğe yenik düşmektense olumsuz durumların olumlu durumlara, imkânsızlıkların ise birer imkâna dönüştürülebileceğini kanıtlar nitelikte bir eserdir. Bir’in tamir edilemez ruhsal ve fiziksel örselenmişliğe, zamana ve ölüme karşı giriştiği bu amansız direnişin çözümü sevgide bulan öyküsünü dinlemeye hazır mısınız?

Bu Durumdan Çıkan Sonuç

Bir kendi vücudu içerisinde deneyimlediği iyi ile kötü arasındaki çatışmayı dünyadaki iyi ile kötü arasındaki bir savaş olarak duyumsamış ve bu durumu kara-ütopik bir romana dönüştürmüştür. Böylelikle Bir acılarına yenik düşmek yerine onları önüne katarak kırbaçlamayı başarmıştır. Eğer bunalımlı bir şahsiyet biraz yetenekliyse evden çıkıp toplumsallaşma uğruna saçmalamak yerine odaya kapanıp yaratıcılığa, yani yazarlığa, müziğe veya ressamlığa yönelirse kendine çok büyük bir iyilik etmiş olur. Bunalımlı kişi böylelikle mutsuz bilincini kendi lehine çevirerek eserlerine bunalımının damgasını vurur ve topluma faydalı bir insan olarak tımarhanede saygın bir hasta konumuna düşmekten kurtulur.

İki Filozof Üç Köre Eşittir

–Körler görme yetisinden yoksun değildir. Senin felsefen ötekilerin hep bir şeylerden yoksun olduğu düşüncesine dayanıyor.

—Peki sevgili Bir, fakat sen körün görme yetisinden yoksun olmadığını söylemekle körün görme yetisine sahip olduğunu söylemiş olmuyor musun?

–Hayır. Söylediğimin bununla alakası yok. Sen her şeyi tersinden anladığın için benim söylediğimi de tersine çevirip bana satmaya çalışıyorsun.

–Nasıl yani?

–Yani şöyle: Bir taşın görme yetisi yoktur ve/fakat bu o taşın görme yetisinden mahrum olduğunu göstermez. Evet, doğru, taş görmeye muktedir değildir, ama bu taşın herhangi bir şeyden yoksun olduğu anlamına gelmemelidir.

–Ama kör taş değil ki…

–Ben kör taştır demiyorum ki zaten. Sadece körün de tıpkı taş gibi görme yetisinden yoksun olmadığını, zira körlüğün doğası gereği görmeyi dışladığını söylüyorum. Yani körün doğasında görmek diye bir şey olmadığı için körün görme yetisinden yoksun olmasının imkansız olduğunu söylüyorum.

—Ama kör görme yetisinden yoksun olduğu için kör değil midir zaten?

–Hayır değildir. Kör ancak başkalarıyla mukayese edilince görme yetisinden yoksun bir varlık olarak algılanır. Kör ancak görenlerin gözüyle, görenlerin dünyasında görme yetisinden yoksun bir varlık olarak algılanır. Kör kendi içinde bir şeyden yoksun değildir, görme yetisinden yoksunluk hali köre dıştan empoze edilmiş bir haldir.

–Körleri oldukları gibi görmekten kaçınıyorsun sen?

Asıl sen kaçınıyorsun onları oldukları gibi görmekten.

–Neden ille de sende olup da onlarda olmayan bir yeti dolayımıyla anlam yüklüyorsun ki körlere. Neden onları kendi içlerinde, kendi dünyalarında oldukları gibi görmüyorsun ki?

—Ben onların dünyasında yaşamıyorum çünkü onlar görmüyor, bense görebiliyorum.

–Bu son derece vahşi ve acımasız bir yaklaşım bence?

–Bence asıl sen gören bir insan olarak körleri oldukları gibi, yani görme yetisinden yoksun kişiler olarak göremediğin, yoksunluğu negatif bir şey olarak algıladığın için kötüsün.

–İyinin ve kötünün, yoksunluğun ve sahip olmanın ötesinde bir felsefe geliştirmeye çalışıyorum ben.

–Yapmaya çalıştığın şeyin tam tersine sebep oluyorsun ama. Yaptığın şeyin sonuçlarına bakarsan, körlerin görme yetisinden yoksun olmadıklarını zira görmemenin körlüğün doğasında olduğunu söylediğin için onları oldukları gibi kabullenememe durumunda buluyorsun kendini.

–Benim söylediklerimin kör bir insan için öneminin farkında mısın sen?

—Bunun farkında olabileceğimi sanmıyorum. Zira kör bir insan değilim ben. Dünyayı nasıl kör bir insan gibi algılayabilirim ki, görüyorum ben. Sense görmemenin nasıl bir şey olabileceğini farz ederek gören bir insanın dünyayı ve körlüğü algılama biçimini körlerin dünyasına empoze ediyorsun. Üstelik de bunun körlerin menfaati icabı olduğunu, senin felsefenin körlerin kendilerini daha iyi hissetmesini sağlayacağını düşünüyorsun.

—Bu yorumun doğru. Ama ben senin neden benim felsefemin yanlış olduğunu düşündüğünü anlamıyorum.

—Yanlış her doğrunun koşuludur bence. Ama seninkisi düpedüz saçmalık.

—Kime göre saçmalık; görenlere göre mi, körlere göre mi?

—Bak sevgili Bir, senin anlamadığın nokta şu: Bir insanının özelliklerini o insanda olmayan her şey belirler. Yani varlık olmayan her şeyin yokluğudur aslında. Anlıyor musun?

—Yani diyorsun ki sen, körlük görmenin dışlanmasıyla körlük olur.

—Evet.

—Ben de diyorum ki kör olma hali kendi içindeki görmeme durumunun varlığıyla olur.

—Birbirimizin tam tersini düşünüyoruz.

—Biz birbirimizin tersine çevrilmiş ayna imgeleri olmalıyız.

—Öyleyiz hatta sanırım.

—Yani aynı olmasak da aynıyız.

—Ya da belki, farklıyız işte, birbirimizden farkımız olmasa da… 

—Bir odanın içinde, bir sandalyenin üstünde hareketsiz oturduğunu düşün.

—Bunu ancak hayal edebilirim, metaforlarla düşünce değil hayal olur.

—Tamam, hayal et o zaman.

—Ettim.

—Ettiğin bu hayalin ne anlama geldiğini biliyor musun?

—Hayallerin anlamı olmaz, anlam düşünceye ve kavramlara özgüdür.

 —Seninle konuşmak imkânsız.

 —Seninle konuşmak da öyle.

Kıskançlık Krizi


Ta en baştan beri bu öyküye hiç bulaşmak istemedim aslında… Ve/fakat durumumun ceza gerektiren bir suç unsuru sayılması beni mecburen hayattan yazıya sızmaya mecbur bıraktı.
“Shakespeare’i cadalozlaştırmış, Sokrat’ı da kılıbıklaştırmış bulunuyoruz. Hatta o bilgeler bilgesi Derrida’yı bile bir sevgi ışığıyla geme vurup dizginledik ve onun sırtına bindik” diyor mesih.
Zampara yavşak, İsa’ya “hangisi ekmek sürahisi?” diye sorunca başladı işler ters gitmeye. Zampara yavşak’ın sorusu karşısında dili dişi kilitlenen İsa kafasının karışıklığı altında çatır çutur ezildi. Cem Yılmaz bunun üzerine “İsa çarmıha geril” dedi. Fişlenmişler ordusu iktidarın elindeki fiş sayısını geçince, meşruiyet krizi doğdu. Eylemlerini, yani baskı kurma, tahakküm altına alma stratejilerini meşrulaştırmakta zorlanınca iktidar, kitle ayaklandı. Meşrulaştırma krizinin doğuşuyla birlikte ortalık karıştı ve olanlar oldu. Benim bu öyküye sızmak zorunda kalmış olmamın sebebi ise yeni meşruiyet krizleri yaratmakla görevlendirilmiş olmamdır Tanrı tarafından. Tanrı’nın bana verdiği yetkiye dayanarak çok renkli perspektiflere feda ediyorum gençliğimin baharını. Bizim putatapan ozanlarımız yoktur. Bu yüzden de sessizliğin cezasını çekmekten kurtulmak lüksüne sahip değiliz. Neyse, meşruiyet krizinin temelinde yatan iktidarın söyleminin anlamını ve inandırıcılığını yitirerek çökmesidir. Kitleye yeni söylemler, yeni anlatım biçimleri sunmak meşruiyet krizini döller ve iktidarın sadece söylemini değil iktidarın kendisini de çökertir. Yani koltuğunun altında diploması olan herkes gibi ben de karşıyım herşeye. Bu sefer de, yani işte insan herşeye karşı olunca da söylem krizi doğuyor. Yani mesela bir insan kendinden başka herkese ve herşeye karşı olduğu için söylem krizi yaşamakta, ne diyeceğini bilememekte ve nitekim ne dediğini bilmemektedir… Söylem krizi meşruiyet krizinin doğmasına sebebiyet verir ve söylemin sahibini çökertir. Bu kaçınılmazdır. Bütün bunlar salt akademik sorunlar; bence Üniversitelerin Dil Bilimi, Felsefe ve Edebiyat fakültelerinde “söylem çökertme teknikleri” diye bir ders olmalı ve bu söylem çökertme işleri akademik bir çerçeve içerisine yerleştirilmelidir.
Özgürlüğü bir kenara bırakıp öyküye dönecek olursak, görürüz ki Yeşil Entarili Bir Kadın plajda güneşlenmekte ve güneşlenirken de Joyce’un kitabının 225’inci sayfasını okumaktadır. Ben bu sahnede sadece havada uçan türü belirsiz bir kuşumdur. Dolayısıyla sen de tüm olayları bir kuşun gözünden görüyor ve bir kuşun beyniyle algılıyorsun. Bu kuşun gözleri keskindir ve sezgileri kuvvetlidir. Kadının okuduğu satırları görür:
–Aristo’yu Eflatun’la kıyaslayan birini işittim mi kanım beynime sıçrıyor insan olsun.
—İkisinden hangisi, diye sordu Stephen, beni Cumhuriyet’inden sürerdi?
Sen düşünürsün: Demek ki herkesin bir diğerinden farklı bir Cumhuriyet tezahürü mevcuttur. Herkes Cumhuriyet’i kendince tanımladığı için kriz yaşıyoruz. Bu krizin adı kavram karmaşası krizidir. Bu kriz söylem krizine ve dolayısıyla da meşruiyet krizine sebep olur ve toplumun parçalanmasını sağlar. Parçalanan toplum artık bir daha eski yapısıyla bir arada bulunamayacağından, bütünlük için yeni bir yapılanmaya gereksinim duyar. İktidar bu yeniden yapılanmayı sağlayamazsa çöker ve el değiştirir. Bu el değiştirme yeni yapı kurulana ve toplum farklılıklara müsaade eden bir yapıyla yeniden oluşturulana kadar sürer. Sürer işte… Belki de insanlık ölene kadar sürer.
Özgürlüğü bir kenara fırlatıp öykümüze dönecek olursanız şunu görürsünüz:
Plajda yatan ve Joyce’un kitabını okuyan kadın düşünmektedir: Kanımca bu eser zamanımızın sanat çalışmalarında yaygın olan belirli varsayımları kavramamıza yardımcı olur. Derrida’nın ironik ciddiyeti de bunu doğrudan sağlar. İronik ciddiyet oyunu Rumlar ile Türklerin aşk ateşiyle yanıp tutuşmalarını sağlayabilir. Söylem çökertmenin en iyi yoludur ironik ciddiyet. Küstahlık barındırır bünyesinde…
Kadının sevgilisi denizden çıkmış ıslak ıslak kadına doğru yürümektedir. Yağmur başlar. Adam ıslanmamak için denize döner. Kadın kalkar arabaya biner, müzik dinler. Şarkı şudur:

Yavru ceylan gibi kaçar
Seke seke çaydan geçer
Nazo Gelin ayağına takar hal hal

Bir bakışı canlar yakar
Gülüşüne cihan değer
Nazo Gelin ayağına takar hal hal

Bu şarkıyla kendinden geçen kadın yurtdışına gitmek arzusuyla yanıp tutuşur. Sevgilisinin aptal olduğunu bildiği için vicdan azabı duymaksızın arabayı çalıştırır ve havaalanına doğru yola koyulur. Bu arada adam hala daha denizdedir, yağmur yağmaya devam etmektedir, kuş ortadan kaybolmuştur, olayları kimin bakış açısından gördüğümüz muammadır.
Havaalanında kadın “Aşırılığın Peygamberleri” adlı kitabın yazarını görür ve hemen oracıkta ona aşık olur. Neden aşık olduğunu kendisi de bilmemektedir ama olur. Hemen yazarın yanına yaklaşıp şunu söyler: “Derrida’nın en can alıcı noktalarda, sorgulayıcı ya da varsayımsal tarzlara yönelmesi rastlantısal değildir, böylece kendisini metninden uzaklaştırabilmekte ve söylediklerinin görünüşteki aleni gücünü yıkabilmektir. İşte hendek işte deve, ya atlarsın ya düşersin, zordur almak bizden kızı.”
Yazar hemen tepki verir: “Jacques Derrida’nın yazılarını yorumlamak, baştan sona zorlama bir eyleme girişmektir, çünkü Derrida, yazılarının anlamsız olduğunu ifade etmekte hatta kelimenin tam anlamıyla hiç bir şey ifade etmediğini ileri sürmektedir. Belki de ben yanlış anlamışımdır. Söğüdün dalı uzun, elim eline değmedi, varın anlayın gayrı…”
Bu sahneden sonra ben kadının kocası olarak ortaya çıkarım.
“Bu kim?” diye sorarım.
“Aşırılığın Peygamberleri adlı kitabın yazarı,” der kadın.
“Ben de Kurtalan Express’in basçısı,” derim.
“Çarşamba’ya kadar buradayım, o yüzden Cure’un şarkısına göre Cuma’ya kadar uzatmam gerekiyor kalış süremi. Biliyorsunuz o şarkıda Cuma günü aşık olma günüdür deniyor yüzsüzce,” der yazar.
“Bu kadının sevgilisi benim,” derim.
“Ben de bu öykünün yazarıyım,” der yazar.
“O sen değilsin, benim,” derim ben.
“Durun, durun. Buldum! Kavram karmaşası yaşıyoruz. Söylem tıkandı, saçmalığı meşrulaştırmakta zorlanıyor Tanrı, yazarın iktidarı çöktü, şimdi hayata dönme zamanı…” der kadın.
Kadın arabadaki radyoyu açık unutmuştur, Barış Manço söylemektedir, duyan yoktur: “Gönül ferman dinlemiyor, yaza yaza bitti kalem, bir gün elbet dolar çilem, bir gün olur devran döner, yaza yaza bitti kalem, gönül ferman dinlemiyor…”

Transparan Tavşanın Anlam Dünyası

Kendini göm, beni doğur

Beni bırak, sen kaç ve kurtul

Sen kal, ben kaçıp kendimi kurtarayım

Ben kaçayım, sen kal ve kurtul

Kendini bırak, ben kaçıp kurtulayım

Sen kendinden kaç, beni kurtar

Kaç ve beni kendinden kurtar

Seni kendinden kurtarayım, kaçalım

Kalalım

Başka bir şekilde olalım

***

Beni hasta eden şey seni iyileştiriyor, bu nasıl oluyor da gerçekleşiyor? Onu ben kendim bu şekle sokuyorum. Benimle onun arasındaki ilişki hayata hep kendimden vermem neticesinde gerçekleşiyor. Hep kendimden veriyorum hayata yarattığımın tanığı olabileyim, o bilinçle ölebileyim diye. Bir şey yaratmak için kendimi aşındırıyorum. Yavaş yavaş yok ediyorum kendimi, bir süreç şeklinde yaşıyorum özgürleşip yaratmayı ve ölmeyi; ölüme doğru ve/fakat ölüm olarak hayata karşı yazıyorum kendimi.

Söz olup sızsa insan hayata, onu şekle şemale soksa yaşamak suretiyle, ilk önce neyi değiştirir hallerin birinde? Hal öyle bir olsun ki ben kendimi değiştirebileyim. Kendimi değiştirmek suretiyle çevremle ilişkilerimi de değiştirebiliyor olayım, böylelikle topluma yeni bir can katma ihtimalim olsun. Ben çevremin hem etkisi hem de tepkisi olayım işte. Bu ‘anormal’ bir durum sayılsın, ben bu vesileyle ‘hasta’ edildiğimi düşüneyim. Beni iyileştirmek için uygulanan yöntemleri kendilerine döndürdüğümü, onları birer düğüm haline getirmek suretiyle kendime gömüldüğümü, bunu aşmanın ancak bir eylem olarak düşüncenin dışa eylem ve söylem ayrımını ortadan kaldıracak, niyet ve hareket bütünlüğünü sağlayacak şekilde yansıtılmasıyla mümkün olduğunu iddia edebileyim.

***

Tek kişilik saklambaç düşüncesini gerçekleştirmek isteyen kişi öncelikle kendini kendi içinde kaybetmelidir. Bu düşünce eylemi bununla kalmamalı kendi içine hapsolmuşluk hissini de doğurmalıdır. Bilinç “hissiyata göre hareket” tarafından şekillendirilmeli, dillendirilmeli ve sahnelenmelidir. Gerisi gelir eğer oturup düşünür, döndürüp dillendirirsen. Halin yaman olur işte o zaman, bir taş düşer başına havadan, vaziyetin değişir, vasiyetini değiştiremezsin. Dilin bu yerde biter, dilinin bittiği yerde sözcülüğün de biter, gözcülüğündür artık devrede. Gözcülüğün bittiği yerde sessiz, sözsüz ve görüntüsüz bir olay bilince çarpmak eğilimindedir. Beyin bir ekrana dönüşür, düşünce tiyatroya… Bu teori/pratik, eylem/söylem ayrımının ortadan kalktığı, düşüncenin hayata bitmiş bir yazı ve ölü bir insan formunda nüfuz ettiği yerdir. Gerisi kişi kendini kendinden hayata döndürüp dillendirirse gelir ki sözsüzlüğün bittiği yerdir. Bu yerde düşünce vücut bulup kendi kendini sahneler. Kime ne katar kafada çözülen sorunlar, bana ne getirecek şuurumda sahnelenen bu oyunlar, ne götürecek benden perde? İnsin artık, öyle asılı baş aşağı durmasın perde olduğu yerde. Gelen gelsin, giden gitsin meçhule. Öğrensin kendini kaybetmeyi kendi içinde, belki açılır dışa. İçindeki sığınakları birer birer yıkarak başlamalı kişi bence işe. Kemikleşmiş zihniyeti budayarak yer açmalı kendine ve geleceğe… Geleceğe ki geçmiş olacak zamanın birinde.

Yüzümüze vurulmuş tekmelerin su yüzüne çıktığı yerdir burası. Burada geçmiş çizilmiş resimler şeridi şeklinde akar bilincimizin üstünden. Bu esnada kültürel bilincimizin altında bir başka geçmiş sere serpe uzanmış keyfiyeti bir yaşam biçimi haline getirmekle, hürriyeti ise eylemsizliğe dönüştürmekle meşguldür. Tanımlandığı anda anlamını yitiren hürriyet içi boş bir kavram olarak gerçekleşememeye mahkûmdur demek çözüm değil, hürriyet varılacak bir son nokta değil, yakaladıkça kaçan bir haldir, özgürleşme her gün yeniden hayata geçirilen bir eylemdir falan şeklinde dillendirmek gerekebilir mevzuyu. “Ya kölelik ya efendilik,” “ya otorite oluş ya iktidarsızlık” gibi ikili zıtlaşmaların arasındaki kırılma noktalarında yaratılır kimlik. “Eşiktelik” platform vazifesi gören bir kimliktir. Bu platformda yanmaya tabi tutulur taraflar. Yanışlardan yeni şeyler doğar. Doğan şeyler ne biridir ne öteki. Ateşin bir ölçü birimine dönüştüğü uzamdır burası, zulmü neyle ölçeceğimizi bilen kişi sayısı kıttır burada. İdrak kabiliyeti cüzi kişi diye onuncu köye göndermezler kimseyi buradan. Oradaki gönderde bayrak yoktur. “Küllere dönüşümden yeniden doğmak mümkündür” diyenler varsa, bir de “küllere dönüşüp rüzgârda savrulmadan yeniden doğmak zamanıdır” diyenler vardır. Arada kalanın durumu şudur: Ben yeniden doğmak arzusunda değilim. Dolayısıyla bırakın yanayım ve onuncu köye gönder olayım. Yanmak mı lazım şimdi, yanmamayı başarıp dönüşmek mi? Ne gereği var oysa içinde bir öteki yarattın diye kendinden nefret edip yanmanın. İlişkiye geç onunla, kendine duracak bir yer bulma hususunda yardımcı olur sana.

***

Doğduk, kendimizi zincire vurulu bulduk. İdrak kabiliyetimiz cüzi olduğu için bunu anlamakta geç kaldık, anlayınca da “aslında zincir yok, ben var sanıyorum, burada sadece incir var, incir çekirdeğini doldurmayacak işlerle uğraşan insanlar var” deyip kaçtık. Zincirlerimizi okşuyoruz şimdi. Doğma büyüme zincirlikuyulu olduğum için zincirlerimin içime işlediğini yenile fark ettim. Zincirin Allahlına kavuştum ben şahsen bu dünyada; sağolun varolun, bu vatana yar olun.

***

Bu itlik kopukluktur. Ne gereği vardır hayatı kişiye zindan etmenin ve hatta bununla yetinmeyip ana rahmini bile mezar eylemenin? Hiçbir düşünce sistemi uymuyor tüzüğünüze, bir sistem olarak sistemsizlik ile aranızın iyi olduğu ise söylenemez, söylense de bir anlam ifade etmekten yoksunluğa mahkûmdur söylenen.

Tina Oelker

Ona buna bulaştım, kana karıştım, kanlarımız karıştı, zehre dönüştü zikredilen her söz. Ah bu ne cinnet ve celal, kendine kıyıcılığa panzehir olsun hayatım, sözel varlığım çözelti niyetine katılsın çalıntı literatürünüze. Yatıya kalmıyor maruz kaldığım düşünce eylemleri sizin düzeninizin yatağı oldukça sözlerim. Tutarsızlık hakim bir kere; neyi neyle ifade etmeniz gerektiğinden bihaber, söylem düzeyinde kombine sevkiyattan başka bir şey yaptığınız yok. Doğurgan veya üretken değil ilişkimiz. Tam aksine kendine kıyıcı özellikler barındırıyor bünyesinde. Bünye kaldırmıyor bunu, varlığı yokluğuna giden yolda emin adımlarla ilerlemek şeklinde sızıyor hayata. Sızıdan kaçılmıyor kaderden kaçıldığı gibi. Kader yazılır, çizilir, silinir, tekrar inşa edilir de sızısız bir siz ve biz tabut günlüklerinden, mezar mektuplarından öteye gitmez. Yapının kırılması, yapının içi ve dışı arasındaki sınırın çizilmesi ve aynı anda silinmesi ile mümkündür oysa. İlişkimiz bizi öldürüyor sonunda ve bütün ada onuncu köye dönüşüyor. Ya da bilmem kaçıncı eyalete, vilayete, ihanete… İşte bunun iyi bir şey olmadığını söyleyeni kusuyorsunuz dünyanın üstüne. Kaldırmıyor bünyeniz bizi, suçu işleyen siz olduğunuz halde cezayı çeken biz oluyoruz netice itibariyle. Sizli bizli konuşmanın gereği bundandır işte.

***

Durağan bir bütünlük izlenimi verecek şekilde yan yana yerleştirelim sizi, bizi, onları. Bugüne kadar düşünmüş olduğumuz her şeyi yeniden gözden geçirme süreci, yaratma süreci, tarihe atılan bayda, veyahut ta kendine yönelik şiddet, bu da tutmadıysa otoriteye edilen ihanet, yok edilmeye çalışılan varlık, olmayanın var farz edilmesi neticesinde ortaya çıkan tablo, çizilmiş resimler hepsi de işte…

Bunların yakılacağı platformun inşası şunun düşünülmeye başlanması ile başlar: Ben bugüne kadar hangi kişilerin hayatıyla oynadım, kimlerin yaşamında derin izler bıraktım, kimlerin cennetle cehennemin nikâh töreninde şahitlik etmesine izin vermedim, hangi geçmişi empoze ettim, hangisini dispoze…

***

Batan bir gemi düşün. İçinde kaptan ve köleler olsun. Kaptan için bu geminin batışı ölüm anlamını taşısın. Köleler içinse bu batış hürriyetin işareti sayılsın. İçine işlemiş zincirlerinden nasıl kurtulacak köle zincirlerine rağmen yüzüp yüzüp ıssız bir adaya ayak basmadığı taktirde?

Güneşin batışı onu bir daha görmeyeceğimiz anlamına gelmez tabii.

Özgürleşme bir süreçtir, öyle bir gecelik iş değil. Aşk gibidir yani, nefretle el ele, cennette ve cehennemde değil, kurmaca mitlerde ve belirli bir amaca hizmet etmek vazifesini ve eylem söylem bütünlüğünü akılda tutarak kaleme alınarak yaşama enjekte edilmiş tarihsel süreçlerde… Bir geçmişimiz olmalı belki, ama ne şekilde olmalı, kendimizi nasıl tanımlamalıyız, “biz” ne şekilde olmalı veya olmamalıyız? Kişi kendi kendisini yeniden yaratabilir. Bunu geçmişini her gün yeniden yazarak yapar. Bir limit olduğu farz edilmeden limiti aşmak gerektiğinden bahsetmek kafesin içi ile dışı arasındaki ayrımı ortadan kaldırır. Dolayısı ile ortaya şu çıkar: Kişi kendini aşması gerektiği sonucuna kendine limitler koyarak varır.

Rol yapmayı bırakınız rica edeceğim, niyetiniz nedir onu dillendiriniz. Salt şekil olsun diye kesilen ahkâmların kanları damlar tavandan, aman zehir niyetine içmesin çocuklar.

***

Tek gözün içinde pek çok göz… Evrenin semptomlarını dillendiren tavşanın gözleri… İki göz iki ayna arasında birbirini arıyor. Kendilerini kendi içlerinde kaybediyorlar. Kendi içlerine düşüyorlar. Bembeyaz bir gecede bıkmadan usanmadan tek bir yıldıza, hep aynı yıldıza bakıyorlar. Bütün yıldızlar spiral bir düşüşe hapsolmuşlar. “Ben” kendi içime hapsolmuşum. “Sen” beni sevmiyorsun. “O” senden nefret ediyor. “Biz” içimizdeki boşluğu bile tüketmişiz. “Siz” bizi anlamak istemiyorsunuz. “Onlar” aynaya bakıyor. Hiçkimse kendini göremiyor ve hiçkimse soruyor: “Ayna ayna söyle bana, ben miyim bu evrenin en transparan tavşanı?”

Panopticon – All Seeing

Short Sci-fi drama about a being (the watcher) who lives throughout time and sees all. A worker at a secret organisation that gathers information on people finds out too much and is to be hunted down by the controller, the watcher’s henchman. Will Bayman be able to escape this foe and expose the watcher’s evil deeds? (Stuart Boston)