Manolya ve Katatonya

Tahta bir sandalyede don atlet otururum. Hava çok sıcak. Nefes almakta zorlanırım. Su da yok. Bir esinti gelmesini temenni ederim. Bir esinti gelsin, öyle bir esinti ki evrenin derinliklerinden, dünyanın hala daha dönmekte olduğuna kani olayım. O da var odada. Oda kafamın içinde, biz odanın. Belli ki en az iki kişiyiz. Terliyoruz. Bir artı bir en az üç eder diye düşünürüz. Çok üzgünüz. Bunalıyoruz. Durumumuz gün geçtikçe kötüleşiyor. Her aşk kendi sonuna doğru ilerler. Her bilinç kendi ölümünü ister. Bu düşünceleri değiştirmek gerek. Herkes değişmek için önce yok olması gerektiğini beller. Bir durumdan bir başka duruma geçişin bir şeyin yok olup bir başka formda yeniden doğması olduğunu dillendirmeyi marifet beller kimi diller. Dönüşüyoruz evet, ama hangi yönde gerçekleşiyor dönüşümümüz. Gidiş iyiye doğru mu, yoksa kötüye? Korkunun ecele faydası kıttır elbet ve/fakat delirmekten korkmazsam nasıl muhafaza ederim akıl sağlığımı bu sıcakta. Bilincim donsa keşke de son bulsa bu delirme süreci. Panik yok ama. Acele etmemeli, geleceğin neler getireceğini merak etmekten vazgeçmemeliyim. Umut dölleme denir buna. Umutsuzluğun beni ne kendime direnmekten alıkoymasına izin vermemeliyim. Kısa bir süre sonra üzüntümün yerini deliliğe bırakacağı düşüncesi beni kendi anlam dünyama hapsetmekte kanaatimce. Delirmektense acı, keder, elem ve ızdıraplarımın rahimlik ettiği bir anlam dünyası içerisinde tek kişilik saklambaçlar oynuyorum. Kendi içimde yarattığım ötekine Manolya adını verdim. Manolya beni terk etmeyi marifet belleyen ve her terk edilişte çektiğim acılarla yaşamına anlam katan bir sevgili. Benden kaçıyor hep, saklanıyor ve sonra da onu arayıp bulmamı bulunca da peşinden koşmamı arzuluyor. Sadist bir kişi, benim acı çekmemden zevk alıyor. Bense bunu bildiğim için hiçbir şey yapmıyorum, sadece öyle, bu odanın içinde, bu tahta sandalyede, bu sıcakta, bu kafayla bekliyorum. Gelmiyor kimse, sevmiyor beni kimse. Ah Manolya, ne zaman çalacaksın kapımı, ne olur sanki gelsen gelmeden katatonya?

O ve ben. Hangimiz gerçek hangimiz sanal bilemiyorum. Kim kimi yarattı? Belki de birbirimizi doğurduk ve doğumdan hemen sonra ayrı yönlere doğru son sürat ilerlemeye başladık. Belki de ben diyorum bazen, ne biriyim ne de öteki. Ben belki de bu ikisinin arasında sıkışıp kalmış bir üçüncü kişiyim. Titreye titreye aynaya bakarım henüz delirip delirmediğimi anlamak için. Melûn melûn gözlerimin içine bakarım. Bakışıma “ben deliyi gözünden tanırım” düşüncesi hâkimdir. Yüz ifademde en ufak bir değişiklik olmaz. Çok bönleştim son dönemde. Tepki vermekten acizim. Çevremde etki yaratamamaktan muzdaripim. Günlerdir kendimden başkasını görmedim. Kendimden başkasının sesini duymadım günlerdir. Kendimden başkasına dokunmadım, kendimden başkasına zarar vermedim.

Ya Manolya gelecek ya katatonya. Ah katatonya, neden sanki Manolya’nın yokluğu senin varlığını kaçınılmaz kılmak zorunda? Aslında bir yarım severken seni, öteki yarım nefret ediyor senden. Ben seni seven yarımdan nefret ederken, senden nefret eden yanımı seviyorum. Bu durumu tersine çevirmeliyim. Ben seni seven yarımı severek senden nefret eden yarımı yok etmeliyim. Ben havada öyle baş aşağı asılı boşlukta salınıyorum gece gündüz demeden kendimi seni bir hapishaneye dönen kafamın içindeki mahkûmiyetinden kurtarmaya çalışıyorum. Ne kadar iğrenç bir aşk biçimi bu böyle. Ben sana değil, senin kafamdaki imgene aşığım Manolya ve işte senin bedensel yokluğun içimde değil, tam aksine dışımda bir boşluk yaratıyor. Boşluk benim içimde değil, ben boşluğun içindeyim; boşlukta bir o yana bir bu yana salınıyorum sevgili Manolya. Katatonya gelecek bir gün ve ben o gün geldiğinde senin kafamdaki imgeni katledeceğim kendimi hayatın dışına atmak suretiyle. Seni şeytanlara satacak, kutsal kitapların satır aralarına hapsedilmeni sağlayacağım. Vücudunla olsaydın hayatımda, zamanımda, odamda, sonsuz bir aşkla sevecektim seni, ama yoksun ya, nefret ediyorum senden, iğreniyorum hatta. 

Artık gelmesen de olur sevgili Manolya. Gelmiş gibi yap yeter. Gelme ama. Daha da uzağa git hatta. Siktir git kafamdan. Kafamın içindesin, bulamıyorum seni. O kadar yakınımdasın ki göremiyorum seni. Beklemek istemiyorum artık seni; sevmek de istemiyorum, nefret etmek de istemiyorum, kendimi seninle özdeşleştirmek de istemiyorum. Seni istemiyorum ama seni beklemekten başka bir şey yok beni hayatta tutan. Manyaklık bu. Bir manyak kılığına girip anlam dünyamın hâkimiyetini ele geçirdin, yetinmedin, anlam dünyamın kodlarıyla oynadın. Göstergeler birbirine girdi. Göstergeler, gösterenler, gösterilenler birbirlerini dölledi ve bir elin parmaklarını geçerek akıl ve ruh sağlımın muhafızlığını yapagelen duvarları aşarak içinde yüzegeldiğim denizleri taşırdı. Şuurum demir atacak yer, benliğim sığınacak delik bulamıyor gayrı. Taşkınlık beni toplum dışına attı. Sayende dışlandım Manolya. Kendimi karaya vurmuş, şehvetin uçsuz bucaksız sahillerinde amfibi yaratıklara yuvalık eden bir gemi kalıntısı şeklinde görüyorum her gece rüyamda.  İyiyle kötü arasında ayrım yapmaktan aciz kıldın beni. Benim için iyi olduğunu düşündüğüm şeylerin uzun vadede hayatımı bir felaketler zincirine dönüşmesine yataklık ettin. Kendi düşlerini benim düşlerimmiş gibi gösterdin herkese. Neredeyse beni bile inandırdın o düşlerin benim olduğuna. Ama biliyorum, ben hiç görmedim öyle düşü. Öyle bir düş ki ah düşüşüme hapsoluşumun resmi… Yanıyorum Manolya, katatonyadan betersin, çek canımı çıksın da er muradına. Bir dalga gibi gel, ıslat beni, yerle bir et sonra, içinde boğ, oradan oraya savur. Ama dur, yapma, bekle biraz daha belki bir esinti gelir evrenin derinliklerinden, beni bana, onu bana, seni sana getirir. Dün iki kişiydim, bugün üç kişiyim, kim bilir yarın kaç kişi olacağız bu odada. Kim bilir daha ne kadar ısınacak hava. Deliriyorum yokluğunda, veya öyle hissediyorum, veya öyle olmasından korkuyorum. Katatonyaya yem etme beni canım Manolya, mideye otururum ben, karaya oturan bir gemiyi anımsatırım sonra sana, kendimi üstüne kusar, seni sindirilmemiş benliğimde boğarım. Kapım çalınıyor Manolya. Geldiler. İçeriye girecekler. Beni götürecekler. Beni dışladılar, ben kendimi kendi içime hapsettim. Ben kendimi kendi inşa ettiğim hapishanede kaybettim. Beni toplum dışına attılar, şimdi içerden birileri benimle muhatap olmak arzusuyla yanıp tutuşuyor. Bu mümkün olabilir mi ki? Manolya, yoksa sen misin bu kapıyı çalan? Sen olabilir misin? Yoksa ben rahmin kapılarını mı çalıyorum? Yoksa kafamın içinde mi bu sesler? Bu odanın dışında sudan çıkmış balıktan farkım kalmayacak, çıkarsam eğer dışarıya, çıktığımda ben ben olmayacağım. Sinir sistemim iflas edecek, yerlerde tepinecek, kendimi oradan oraya savuracağım. Açsam mı kapılarımı? Kendimi özgür kılsam mı? Açılırsa, açarsam kapıyı, ya geri döneceğim rahme, ya da belki ilk ve son kez gireceğim tabutuma. Ya da belki bir sürpriz olacak ve hiç beklenmedik bir anda ve şekilde beni kendime döndürecek bir melek gelmiş olacak Ama ya sonra her melek gibi o da kaybolursa? Ya her zaman olduğu gibi ben kendimi bulur bulmaz onu kaybedersem? Bilemiyorum. Sen en iyisi hiç çalma kapımı. İtme beni. Çekme de. Ben kendim düşerim düşeceğim yere. Görmüyor musun boşluk bile yok içimde. Her yerimi kendinle doldurdun, kendini içime hapsettin, ben dışında kaldım. Hasta bir aşkı kattım önüme sanki kırbaçlıyorum acıyı ölümüne ve her kırbaçla biraz daha güç kaybediyorum çünkü “beni öldürmeyen şey beni güçlü kılar” düşüncesine katılmakta güçlük çekiyorum artık. Ben eşiktelik tutsağıyım, hep aradayım, hep dönüşüyorum, bir geçişe hapsoldum, nereden gelip nereye gittiğimi sorma bana, anla, meçhuldür varacağım yer de en az kaçtığım yer kadar. Belli ki ne ev var bana bu dünyada, ne de el. Ben şimdi buradayım, sen nerdesin Manolya? Hangi zamanda kaybettim hatırlamıyorum seni, kim bilir hangi mekânda bulacağım yarın sabah uyanınca kendimi.

Ertesi sabah uyandığımda kendimi geçmişe hapsolmuş bulurum. Hatıralar ölümcül olabilir. Olup bitmiş olayların bugünde yarattığı etkilerden minimal hasarla sıyrılmak pek kolay olmayabilir. Dün olanları bugünün gözleriyle görmeliyim belli ki. Öyle bir görmeliyim ki dünümü bugünüm ve yarınım dünümden daha yaşanabilir, daha mutlu olsun işte. Manolya’dan nefret etmekten vazgeçmeliyim. Manolya’yı sevmekten de vazgeçmeliyim. Manolya’ya karşı ve Manolya için en ufak bir his barındırmamalıyım bünyemde. Ona karşı duyarsızlaşmalıyım. Manolya’nın bana yaptıklarını unutmasam da onu affedebilmeli ve defterden silmeliyim, tereddütsüz. Manolya’yı ne kara defterime, ne de kırmızı defterime yazacağım. Manolya’yı beyaz üstüne beyaz çizecek, onu kendim için görünmez kılacağım. Onu tarihime hapsetmeyecek, böylelikle kendime karşı durmaktan ve geçmişimi bugünüme ve yarınıma zarar verecek şekilde okumaktan vazgeçeceğim. Kararlıyım. Manolya’nın kendi zayıflıklarını ve kendi hastalıklarını dillendirerek bana karşı birer silah haline dönüştürmüş olması gerçeğini değiştiremeyeceğim belki, ama en azından onun tuzaklarına düşmediğimi kendime kanıtlayacak, hasta ve zayıf bir kişi olmadığımı göstereceğim herkese.

Manolya bana sık sık sorardı: “Paranoya var mı sende?” Paranoyak olan kendisiydi aslında. Söylerdi bana:“Senin için endişe ediyorum. Seni terk edersem canına kıyacağından korkuyorum.” İntihara meyilli olan da kendisiydi. Manolya, karşısında zayıf karakterler görmek ister, hep zayıf ve hasta kişilerle ilişki kurardı. Böylelikle kendisini güçlü ve sağlıklı hisseder, ilişkide hükmeden taraf rolünü oynadığına inanarak aşkı hasta ederdi. Ne mutlu Manolya’ya şimdi; aşkımı öldürmeyi başardı. Çok sevinmesin ama, zira kazanmak istediği zaferi kazanamadı; ben hayattayım hala, son derece iri ve diri, şimdi ve burada…

Kendi içimde bir öteki yarattım. Kendi içimde yarattığım öteki benden daha güçlü çıktı ve zamanla benliğimi ele geçirerek kendisini ötekilikten kurtardı. Şimdi ben kendi içimde yarattığım ötekinin içinde bir ötekiyim. Kendi benliğimde azınlık konumuna düştüm, kendi evimde yabancılık çekiyorum şimdi ben.

Bu odadayım hala. O da bu odada. Bu oda benim dışımda, ben bu odanın içindeyim. Biz bu adada çok odalar yarattık kafalarımızda. Sonra o odalara hapsettik kendimizi. Anahtarları pencerelerden dışarıya attık. Pencereleri kapayarak tahtalarla kapladık. Bu sandalyede oturuyorum ben hala. Terliyorum. Manolya bir hayalet gibi geziniyor ortalıkta. Arada sırada yanıma yaklaşıp suratıma melun melun bakıyor. Delireceğim günü iple çekiyor. İnadına delirmiyorum, o üstüme geldikçe akıllanıyorum hatta. Akıl sağlığımın muhafazasını tanrıya havale ettiğimden haberi yok Manolya’nın. Tanrıya inancı sorgulamakla geçiriyor günlerini ve gecelerini Manolya. Tanrıya inanca şiddetle karşı Manolya. Allah seni kahretsin sevgili Manolya. Allah senin gibi sevgiliyi düşmanımın başından bile eksik etsin. Kim bilir belki de ben tanrıya olan inancımı Manolya tanrıya karşı durduğu için pekiştirmeye giriştim, ne kadar da sersemim ama, o kadar ki sersemlik doğru kelime değil adeta. Manolya’nın inadına yaşıyorum belki de ben. Belki de ben aslında hiç istemedim ne Manolya’nın tanrıya olan inancımı pekiştirmesini, ne de alkolün tanrıya olan inancımı sarsmasını. Ama belki de ben Manolya karşısında zayıf düştüğüm için tanrıya sığındım. Şimdi tek dileğim tanrıdan deliliğe naklimi mümkün mertebe ertelemesi, hatta bununla da kalmayıp Manolya’yı da yanına alarak başımdan çekip gitmesi. Bir gün gelecek metafiziğin bu kara sularından çıkaracağım ak başımı ve gökyüzüne bakarak beyaz bir gecede tek bir yıldızı arayacağım. Öyle bir tek yıldız ki öyle bir beyaz gecede, insan beyaz üstüne beyaz çizilmiş, öyle çizildiği için görünmeyen sevgilisini gördüğünü hissetsin ona bakınca. İçimden içime akan ve akarken beni yaran nehirlerin gün geçtikçe beni bölerek çoğalttığını kavrayalı çok olmadı. Çoğalıyorum. Duygu ve düşüncelerimi yoğun bir kargaşa şeklinde hayata geçiriyorum. Ama onları hayata geçirirken onlara belirli bir düzen empoze ediyorum. Kendi anlam dünyamda boğulmamak için yapıyorum bunu. Anlam dünyamın hâkimiyetini elimde tutmalıyım ki başkaları gelip kodlarımla oynamasın. Çünkü başkaları gelip kodlarımla oynarsa neler olacağını biliyorum. Manolya da biliyordu başkalarının anlam dünyalarının kodlarıyla oynamanın nelere yol açabileceğini. Ama Manolya kötü bir insandı ve bu yüzden de elinden geleni yaptı anlam dünyamı allak bullak etmek için. Bilincimin yüzeyine çıkmayı başardım ama ben. Bunu Manolya’yı ne kara ne de kırmızı defterime yazarak yaptım. Manolya beni kendi içine hapsetmeye çalışmıştı ya, ben de buna karşı kendimi Manolya’nın dışına hapsedecek şekilde yeniden yaratmaya giriştim. Kendimi yeniden yaratmaktayım şu anda. Bunu hissediyorum, hissedebiliyorum. Hissetmekten aciz değilim henüz. Hatta her geçen gün her şeyin her bakımdan daha iyiye gittiğini hissedebilecek kadar ileri gittim son dönemde. O kadar ki, yaydan çıkan bir okun geriye dönüşü olmayan bir yola koyulmuş olduğunu ve/fakat işte bu okun aslında asla hedefe varamayacağını, zira okun hedef diye varmakta olduğu şeyin aslında okun hedefi olmayabileceğini ve işte hedef dediğimiz şeyin okun önüne çıkan ilk engelin okun asıl hedefi bellenmesi sonucu oluştuğunu kavradım. Hedefim yok benim veya tek hedefim önüme çıkan engelleri aşıp hedefsiz bir uçuşa hapsolmak, böylece özgürleşmeyi, yani hem kendimden hem de Manolya’dan kurtuluşu bir dönüşümler dizisi şeklinde yaşayarak varlığımı bir oluşum süreci şeklinde hayata geçirmek. Manolya’dan kurtulmakta olduğumu hissediyorum. Hedefime yaklaşmakta olduğumu hissetmekten çok uzağım ama…

 

Sorunun ne olduğunu bulduğumu sanıyorum. Neden sanki yaptığım her eylemin ve düşündüğüm her düşüncenin gerçeklik kazanabilmesi için Manolya’nın tanıklığına gereksinim duyuyorum? Aşk aşka aşık olmak değil ki. Arzulanmak arzusu arzunun alabileceği en iğrenç şekil değil mi sanki? Trajedinin sınırına dayadım sırtımı, ya hüngür hüngür ağlayıp kendi gözyaşlarımda boğulacağım, ya da işler daha kötüye gidemeyecek hale gelirse daha iyiye gider felsefesinden hareketle karnıma sızılar girene dek kahkahalar atacağım. Keder yerini deliliğe bırakır yavaş yavaş ve gözyaşları çaktırmadan kahkahalara dönüşür, ne ilginç… Ben şimdi bu odada hayatın bir kumar olduğunun bilincine varan bir kişi, kumar oynamayı sevmeyen ama kader dediğimiz şeyin rastlantı ve zorunluluğun birleşiminden başka bir şey olmadığını idrak eden ve bu yüzden de kumar oynamaktan başka seçeneği olmadığına kani olmuş bir kişi, kumar oynamayı sevmediği halde kendini hayatı kumar oynar gibi yaşamak zorunda hissettiği için aşkta kaybeden bir kişi, her zarla, her hamleyle, her elde yenilgiye yeni yelkenler açan bir kişi, yenilgilerini zafere dönüştürmek için didinip duran, didindikçe kendini kendi içinde kaybeden, kendi içine gömülen, kendine yabancılaşmış, kendine yabancılaştığı için doğru dürüst yemek yemeyen, kendine özen göstermeyen, kendini sevmeyen bir benlik, benim olmaktan çıkmış bir ben işte, benden içeri bir ben, beni dışına hapsetmiş bir ben, kattım içimdeki şu kendini bilmez, yersiz yurtsuz ötekinin acısını önüme, kırbaçlıyorum ölümüne ve işte her kırbaçla bir adım daha yaklaşıyorum ölümüme, çünkü Nietzsche’nin “beni öldürmeyen şey beni güçlü kılar” düşüncesine katılmakta güçlük çekiyorum artık. Hayata o kadar değer veriyor, yaşamı o kadar ciddiye alıyorum ki, kahkahalarla gülüyorum kendi halime gözünüzün önünde elaleme ibret olsun diye, başka ne yapabilirim ki? 

Reklamlar

Manolya ve Katatonya” için bir yanıt

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s