Kıskançlık Krizi


Ta en baştan beri bu öyküye hiç bulaşmak istemedim aslında… Ve/fakat durumumun ceza gerektiren bir suç unsuru sayılması beni mecburen hayattan yazıya sızmaya mecbur bıraktı.
“Shakespeare’i cadalozlaştırmış, Sokrat’ı da kılıbıklaştırmış bulunuyoruz. Hatta o bilgeler bilgesi Derrida’yı bile bir sevgi ışığıyla geme vurup dizginledik ve onun sırtına bindik” diyor mesih.
Zampara yavşak, İsa’ya “hangisi ekmek sürahisi?” diye sorunca başladı işler ters gitmeye. Zampara yavşak’ın sorusu karşısında dili dişi kilitlenen İsa kafasının karışıklığı altında çatır çutur ezildi. Cem Yılmaz bunun üzerine “İsa çarmıha geril” dedi. Fişlenmişler ordusu iktidarın elindeki fiş sayısını geçince, meşruiyet krizi doğdu. Eylemlerini, yani baskı kurma, tahakküm altına alma stratejilerini meşrulaştırmakta zorlanınca iktidar, kitle ayaklandı. Meşrulaştırma krizinin doğuşuyla birlikte ortalık karıştı ve olanlar oldu. Benim bu öyküye sızmak zorunda kalmış olmamın sebebi ise yeni meşruiyet krizleri yaratmakla görevlendirilmiş olmamdır Tanrı tarafından. Tanrı’nın bana verdiği yetkiye dayanarak çok renkli perspektiflere feda ediyorum gençliğimin baharını. Bizim putatapan ozanlarımız yoktur. Bu yüzden de sessizliğin cezasını çekmekten kurtulmak lüksüne sahip değiliz. Neyse, meşruiyet krizinin temelinde yatan iktidarın söyleminin anlamını ve inandırıcılığını yitirerek çökmesidir. Kitleye yeni söylemler, yeni anlatım biçimleri sunmak meşruiyet krizini döller ve iktidarın sadece söylemini değil iktidarın kendisini de çökertir. Yani koltuğunun altında diploması olan herkes gibi ben de karşıyım herşeye. Bu sefer de, yani işte insan herşeye karşı olunca da söylem krizi doğuyor. Yani mesela bir insan kendinden başka herkese ve herşeye karşı olduğu için söylem krizi yaşamakta, ne diyeceğini bilememekte ve nitekim ne dediğini bilmemektedir… Söylem krizi meşruiyet krizinin doğmasına sebebiyet verir ve söylemin sahibini çökertir. Bu kaçınılmazdır. Bütün bunlar salt akademik sorunlar; bence Üniversitelerin Dil Bilimi, Felsefe ve Edebiyat fakültelerinde “söylem çökertme teknikleri” diye bir ders olmalı ve bu söylem çökertme işleri akademik bir çerçeve içerisine yerleştirilmelidir.
Özgürlüğü bir kenara bırakıp öyküye dönecek olursak, görürüz ki Yeşil Entarili Bir Kadın plajda güneşlenmekte ve güneşlenirken de Joyce’un kitabının 225’inci sayfasını okumaktadır. Ben bu sahnede sadece havada uçan türü belirsiz bir kuşumdur. Dolayısıyla sen de tüm olayları bir kuşun gözünden görüyor ve bir kuşun beyniyle algılıyorsun. Bu kuşun gözleri keskindir ve sezgileri kuvvetlidir. Kadının okuduğu satırları görür:
–Aristo’yu Eflatun’la kıyaslayan birini işittim mi kanım beynime sıçrıyor insan olsun.
—İkisinden hangisi, diye sordu Stephen, beni Cumhuriyet’inden sürerdi?
Sen düşünürsün: Demek ki herkesin bir diğerinden farklı bir Cumhuriyet tezahürü mevcuttur. Herkes Cumhuriyet’i kendince tanımladığı için kriz yaşıyoruz. Bu krizin adı kavram karmaşası krizidir. Bu kriz söylem krizine ve dolayısıyla da meşruiyet krizine sebep olur ve toplumun parçalanmasını sağlar. Parçalanan toplum artık bir daha eski yapısıyla bir arada bulunamayacağından, bütünlük için yeni bir yapılanmaya gereksinim duyar. İktidar bu yeniden yapılanmayı sağlayamazsa çöker ve el değiştirir. Bu el değiştirme yeni yapı kurulana ve toplum farklılıklara müsaade eden bir yapıyla yeniden oluşturulana kadar sürer. Sürer işte… Belki de insanlık ölene kadar sürer.
Özgürlüğü bir kenara fırlatıp öykümüze dönecek olursanız şunu görürsünüz:
Plajda yatan ve Joyce’un kitabını okuyan kadın düşünmektedir: Kanımca bu eser zamanımızın sanat çalışmalarında yaygın olan belirli varsayımları kavramamıza yardımcı olur. Derrida’nın ironik ciddiyeti de bunu doğrudan sağlar. İronik ciddiyet oyunu Rumlar ile Türklerin aşk ateşiyle yanıp tutuşmalarını sağlayabilir. Söylem çökertmenin en iyi yoludur ironik ciddiyet. Küstahlık barındırır bünyesinde…
Kadının sevgilisi denizden çıkmış ıslak ıslak kadına doğru yürümektedir. Yağmur başlar. Adam ıslanmamak için denize döner. Kadın kalkar arabaya biner, müzik dinler. Şarkı şudur:

Yavru ceylan gibi kaçar
Seke seke çaydan geçer
Nazo Gelin ayağına takar hal hal

Bir bakışı canlar yakar
Gülüşüne cihan değer
Nazo Gelin ayağına takar hal hal

Bu şarkıyla kendinden geçen kadın yurtdışına gitmek arzusuyla yanıp tutuşur. Sevgilisinin aptal olduğunu bildiği için vicdan azabı duymaksızın arabayı çalıştırır ve havaalanına doğru yola koyulur. Bu arada adam hala daha denizdedir, yağmur yağmaya devam etmektedir, kuş ortadan kaybolmuştur, olayları kimin bakış açısından gördüğümüz muammadır.
Havaalanında kadın “Aşırılığın Peygamberleri” adlı kitabın yazarını görür ve hemen oracıkta ona aşık olur. Neden aşık olduğunu kendisi de bilmemektedir ama olur. Hemen yazarın yanına yaklaşıp şunu söyler: “Derrida’nın en can alıcı noktalarda, sorgulayıcı ya da varsayımsal tarzlara yönelmesi rastlantısal değildir, böylece kendisini metninden uzaklaştırabilmekte ve söylediklerinin görünüşteki aleni gücünü yıkabilmektir. İşte hendek işte deve, ya atlarsın ya düşersin, zordur almak bizden kızı.”
Yazar hemen tepki verir: “Jacques Derrida’nın yazılarını yorumlamak, baştan sona zorlama bir eyleme girişmektir, çünkü Derrida, yazılarının anlamsız olduğunu ifade etmekte hatta kelimenin tam anlamıyla hiç bir şey ifade etmediğini ileri sürmektedir. Belki de ben yanlış anlamışımdır. Söğüdün dalı uzun, elim eline değmedi, varın anlayın gayrı…”
Bu sahneden sonra ben kadının kocası olarak ortaya çıkarım.
“Bu kim?” diye sorarım.
“Aşırılığın Peygamberleri adlı kitabın yazarı,” der kadın.
“Ben de Kurtalan Express’in basçısı,” derim.
“Çarşamba’ya kadar buradayım, o yüzden Cure’un şarkısına göre Cuma’ya kadar uzatmam gerekiyor kalış süremi. Biliyorsunuz o şarkıda Cuma günü aşık olma günüdür deniyor yüzsüzce,” der yazar.
“Bu kadının sevgilisi benim,” derim.
“Ben de bu öykünün yazarıyım,” der yazar.
“O sen değilsin, benim,” derim ben.
“Durun, durun. Buldum! Kavram karmaşası yaşıyoruz. Söylem tıkandı, saçmalığı meşrulaştırmakta zorlanıyor Tanrı, yazarın iktidarı çöktü, şimdi hayata dönme zamanı…” der kadın.
Kadın arabadaki radyoyu açık unutmuştur, Barış Manço söylemektedir, duyan yoktur: “Gönül ferman dinlemiyor, yaza yaza bitti kalem, bir gün elbet dolar çilem, bir gün olur devran döner, yaza yaza bitti kalem, gönül ferman dinlemiyor…”

Reklamlar

Transparan Tavşanın Anlam Dünyası

Kendini göm, beni doğur

Beni bırak, sen kaç ve kurtul

Sen kal, ben kaçıp kendimi kurtarayım

Ben kaçayım, sen kal ve kurtul

Kendini bırak, ben kaçıp kurtulayım

Sen kendinden kaç, beni kurtar

Kaç ve beni kendinden kurtar

Seni kendinden kurtarayım, kaçalım

Kalalım

Başka bir şekilde olalım

***

Beni hasta eden şey seni iyileştiriyor, bu nasıl oluyor da gerçekleşiyor? Onu ben kendim bu şekle sokuyorum. Benimle onun arasındaki ilişki hayata hep kendimden vermem neticesinde gerçekleşiyor. Hep kendimden veriyorum hayata yarattığımın tanığı olabileyim, o bilinçle ölebileyim diye. Bir şey yaratmak için kendimi aşındırıyorum. Yavaş yavaş yok ediyorum kendimi, bir süreç şeklinde yaşıyorum özgürleşip yaratmayı ve ölmeyi; ölüme doğru ve/fakat ölüm olarak hayata karşı yazıyorum kendimi.

Söz olup sızsa insan hayata, onu şekle şemale soksa yaşamak suretiyle, ilk önce neyi değiştirir hallerin birinde? Hal öyle bir olsun ki ben kendimi değiştirebileyim. Kendimi değiştirmek suretiyle çevremle ilişkilerimi de değiştirebiliyor olayım, böylelikle topluma yeni bir can katma ihtimalim olsun. Ben çevremin hem etkisi hem de tepkisi olayım işte. Bu ‘anormal’ bir durum sayılsın, ben bu vesileyle ‘hasta’ edildiğimi düşüneyim. Beni iyileştirmek için uygulanan yöntemleri kendilerine döndürdüğümü, onları birer düğüm haline getirmek suretiyle kendime gömüldüğümü, bunu aşmanın ancak bir eylem olarak düşüncenin dışa eylem ve söylem ayrımını ortadan kaldıracak, niyet ve hareket bütünlüğünü sağlayacak şekilde yansıtılmasıyla mümkün olduğunu iddia edebileyim.

***

Tek kişilik saklambaç düşüncesini gerçekleştirmek isteyen kişi öncelikle kendini kendi içinde kaybetmelidir. Bu düşünce eylemi bununla kalmamalı kendi içine hapsolmuşluk hissini de doğurmalıdır. Bilinç “hissiyata göre hareket” tarafından şekillendirilmeli, dillendirilmeli ve sahnelenmelidir. Gerisi gelir eğer oturup düşünür, döndürüp dillendirirsen. Halin yaman olur işte o zaman, bir taş düşer başına havadan, vaziyetin değişir, vasiyetini değiştiremezsin. Dilin bu yerde biter, dilinin bittiği yerde sözcülüğün de biter, gözcülüğündür artık devrede. Gözcülüğün bittiği yerde sessiz, sözsüz ve görüntüsüz bir olay bilince çarpmak eğilimindedir. Beyin bir ekrana dönüşür, düşünce tiyatroya… Bu teori/pratik, eylem/söylem ayrımının ortadan kalktığı, düşüncenin hayata bitmiş bir yazı ve ölü bir insan formunda nüfuz ettiği yerdir. Gerisi kişi kendini kendinden hayata döndürüp dillendirirse gelir ki sözsüzlüğün bittiği yerdir. Bu yerde düşünce vücut bulup kendi kendini sahneler. Kime ne katar kafada çözülen sorunlar, bana ne getirecek şuurumda sahnelenen bu oyunlar, ne götürecek benden perde? İnsin artık, öyle asılı baş aşağı durmasın perde olduğu yerde. Gelen gelsin, giden gitsin meçhule. Öğrensin kendini kaybetmeyi kendi içinde, belki açılır dışa. İçindeki sığınakları birer birer yıkarak başlamalı kişi bence işe. Kemikleşmiş zihniyeti budayarak yer açmalı kendine ve geleceğe… Geleceğe ki geçmiş olacak zamanın birinde.

Yüzümüze vurulmuş tekmelerin su yüzüne çıktığı yerdir burası. Burada geçmiş çizilmiş resimler şeridi şeklinde akar bilincimizin üstünden. Bu esnada kültürel bilincimizin altında bir başka geçmiş sere serpe uzanmış keyfiyeti bir yaşam biçimi haline getirmekle, hürriyeti ise eylemsizliğe dönüştürmekle meşguldür. Tanımlandığı anda anlamını yitiren hürriyet içi boş bir kavram olarak gerçekleşememeye mahkûmdur demek çözüm değil, hürriyet varılacak bir son nokta değil, yakaladıkça kaçan bir haldir, özgürleşme her gün yeniden hayata geçirilen bir eylemdir falan şeklinde dillendirmek gerekebilir mevzuyu. “Ya kölelik ya efendilik,” “ya otorite oluş ya iktidarsızlık” gibi ikili zıtlaşmaların arasındaki kırılma noktalarında yaratılır kimlik. “Eşiktelik” platform vazifesi gören bir kimliktir. Bu platformda yanmaya tabi tutulur taraflar. Yanışlardan yeni şeyler doğar. Doğan şeyler ne biridir ne öteki. Ateşin bir ölçü birimine dönüştüğü uzamdır burası, zulmü neyle ölçeceğimizi bilen kişi sayısı kıttır burada. İdrak kabiliyeti cüzi kişi diye onuncu köye göndermezler kimseyi buradan. Oradaki gönderde bayrak yoktur. “Küllere dönüşümden yeniden doğmak mümkündür” diyenler varsa, bir de “küllere dönüşüp rüzgârda savrulmadan yeniden doğmak zamanıdır” diyenler vardır. Arada kalanın durumu şudur: Ben yeniden doğmak arzusunda değilim. Dolayısıyla bırakın yanayım ve onuncu köye gönder olayım. Yanmak mı lazım şimdi, yanmamayı başarıp dönüşmek mi? Ne gereği var oysa içinde bir öteki yarattın diye kendinden nefret edip yanmanın. İlişkiye geç onunla, kendine duracak bir yer bulma hususunda yardımcı olur sana.

***

Doğduk, kendimizi zincire vurulu bulduk. İdrak kabiliyetimiz cüzi olduğu için bunu anlamakta geç kaldık, anlayınca da “aslında zincir yok, ben var sanıyorum, burada sadece incir var, incir çekirdeğini doldurmayacak işlerle uğraşan insanlar var” deyip kaçtık. Zincirlerimizi okşuyoruz şimdi. Doğma büyüme zincirlikuyulu olduğum için zincirlerimin içime işlediğini yenile fark ettim. Zincirin Allahlına kavuştum ben şahsen bu dünyada; sağolun varolun, bu vatana yar olun.

***

Bu itlik kopukluktur. Ne gereği vardır hayatı kişiye zindan etmenin ve hatta bununla yetinmeyip ana rahmini bile mezar eylemenin? Hiçbir düşünce sistemi uymuyor tüzüğünüze, bir sistem olarak sistemsizlik ile aranızın iyi olduğu ise söylenemez, söylense de bir anlam ifade etmekten yoksunluğa mahkûmdur söylenen.

Tina Oelker

Ona buna bulaştım, kana karıştım, kanlarımız karıştı, zehre dönüştü zikredilen her söz. Ah bu ne cinnet ve celal, kendine kıyıcılığa panzehir olsun hayatım, sözel varlığım çözelti niyetine katılsın çalıntı literatürünüze. Yatıya kalmıyor maruz kaldığım düşünce eylemleri sizin düzeninizin yatağı oldukça sözlerim. Tutarsızlık hakim bir kere; neyi neyle ifade etmeniz gerektiğinden bihaber, söylem düzeyinde kombine sevkiyattan başka bir şey yaptığınız yok. Doğurgan veya üretken değil ilişkimiz. Tam aksine kendine kıyıcı özellikler barındırıyor bünyesinde. Bünye kaldırmıyor bunu, varlığı yokluğuna giden yolda emin adımlarla ilerlemek şeklinde sızıyor hayata. Sızıdan kaçılmıyor kaderden kaçıldığı gibi. Kader yazılır, çizilir, silinir, tekrar inşa edilir de sızısız bir siz ve biz tabut günlüklerinden, mezar mektuplarından öteye gitmez. Yapının kırılması, yapının içi ve dışı arasındaki sınırın çizilmesi ve aynı anda silinmesi ile mümkündür oysa. İlişkimiz bizi öldürüyor sonunda ve bütün ada onuncu köye dönüşüyor. Ya da bilmem kaçıncı eyalete, vilayete, ihanete… İşte bunun iyi bir şey olmadığını söyleyeni kusuyorsunuz dünyanın üstüne. Kaldırmıyor bünyeniz bizi, suçu işleyen siz olduğunuz halde cezayı çeken biz oluyoruz netice itibariyle. Sizli bizli konuşmanın gereği bundandır işte.

***

Durağan bir bütünlük izlenimi verecek şekilde yan yana yerleştirelim sizi, bizi, onları. Bugüne kadar düşünmüş olduğumuz her şeyi yeniden gözden geçirme süreci, yaratma süreci, tarihe atılan bayda, veyahut ta kendine yönelik şiddet, bu da tutmadıysa otoriteye edilen ihanet, yok edilmeye çalışılan varlık, olmayanın var farz edilmesi neticesinde ortaya çıkan tablo, çizilmiş resimler hepsi de işte…

Bunların yakılacağı platformun inşası şunun düşünülmeye başlanması ile başlar: Ben bugüne kadar hangi kişilerin hayatıyla oynadım, kimlerin yaşamında derin izler bıraktım, kimlerin cennetle cehennemin nikâh töreninde şahitlik etmesine izin vermedim, hangi geçmişi empoze ettim, hangisini dispoze…

***

Batan bir gemi düşün. İçinde kaptan ve köleler olsun. Kaptan için bu geminin batışı ölüm anlamını taşısın. Köleler içinse bu batış hürriyetin işareti sayılsın. İçine işlemiş zincirlerinden nasıl kurtulacak köle zincirlerine rağmen yüzüp yüzüp ıssız bir adaya ayak basmadığı taktirde?

Güneşin batışı onu bir daha görmeyeceğimiz anlamına gelmez tabii.

Özgürleşme bir süreçtir, öyle bir gecelik iş değil. Aşk gibidir yani, nefretle el ele, cennette ve cehennemde değil, kurmaca mitlerde ve belirli bir amaca hizmet etmek vazifesini ve eylem söylem bütünlüğünü akılda tutarak kaleme alınarak yaşama enjekte edilmiş tarihsel süreçlerde… Bir geçmişimiz olmalı belki, ama ne şekilde olmalı, kendimizi nasıl tanımlamalıyız, “biz” ne şekilde olmalı veya olmamalıyız? Kişi kendi kendisini yeniden yaratabilir. Bunu geçmişini her gün yeniden yazarak yapar. Bir limit olduğu farz edilmeden limiti aşmak gerektiğinden bahsetmek kafesin içi ile dışı arasındaki ayrımı ortadan kaldırır. Dolayısı ile ortaya şu çıkar: Kişi kendini aşması gerektiği sonucuna kendine limitler koyarak varır.

Rol yapmayı bırakınız rica edeceğim, niyetiniz nedir onu dillendiriniz. Salt şekil olsun diye kesilen ahkâmların kanları damlar tavandan, aman zehir niyetine içmesin çocuklar.

***

Tek gözün içinde pek çok göz… Evrenin semptomlarını dillendiren tavşanın gözleri… İki göz iki ayna arasında birbirini arıyor. Kendilerini kendi içlerinde kaybediyorlar. Kendi içlerine düşüyorlar. Bembeyaz bir gecede bıkmadan usanmadan tek bir yıldıza, hep aynı yıldıza bakıyorlar. Bütün yıldızlar spiral bir düşüşe hapsolmuşlar. “Ben” kendi içime hapsolmuşum. “Sen” beni sevmiyorsun. “O” senden nefret ediyor. “Biz” içimizdeki boşluğu bile tüketmişiz. “Siz” bizi anlamak istemiyorsunuz. “Onlar” aynaya bakıyor. Hiçkimse kendini göremiyor ve hiçkimse soruyor: “Ayna ayna söyle bana, ben miyim bu evrenin en transparan tavşanı?”

Panopticon – All Seeing

Short Sci-fi drama about a being (the watcher) who lives throughout time and sees all. A worker at a secret organisation that gathers information on people finds out too much and is to be hunted down by the controller, the watcher’s henchman. Will Bayman be able to escape this foe and expose the watcher’s evil deeds? (Stuart Boston)

Mektuplaşanlar

 Sevgili Psikiatristim,

Uzun bir yolda yürümek mi, yoksa yolu sırtına alıp her şeyi, tüm olasılıkları ve tüm olanaksızlıkları silmek mi irade sahibi olmak? Bu soru aklıma takılalıberidir uyuyamaz oldum. Uyumsuz da oldum üstelik. Sonu olduğu bilinen bir yolda yürümek ve işte bunu bir amaç edinmek. Amaç sona varmak mı, yoksa yolda yürümek mi? Aziz dostum Takamura Kootaro, “Benim önümde yol yok. Ben yürüdükçe arkamda yol oluşuyor” dememiş miydi? Nerde görülmüş sorulara sorularla yanıt bulunabileceği? Görülmüş işte; Doğru soruyu bilmiyoruz ki bulalım doğru cevabı. Hep sorular soruyor ve bu sorulara hep yenilerini ekliyoruz. Peki bulsak ne olacak yanıtı? Hiç. Sırtına almak yolu ve öyle durmak. Yol olmazsa yürünmez ya…

Yürünür aslında. Yolsuz da yürünür. Yolsuzluk kimilerinin mesleğidir hatta. Yol olmadığı halde yürürler onlar.

Umutsuzluğa kapılmak istemiyorum. Beni naklettikleri bu yeni açık hava tımarhanesi gerçekten çok güzel. Ve üstelik Carlo Cotarelli de her şeyin yoluna gireceğini söyledi. Burada çok mutluyum sevgili psikiatristim. Burası yazan, üreten, bütün gün okuyan filozoflarla ve sanatçılarla dolu. Bütün günümü kütüphanede geçiriyorum. Oradaki insanlarla iletişim kurmaktan çekiniyorum ama çünkü onlar her zaman meşgul ve ben de onları rahatsız etmek istemiyorum, bazen de yemek yemek istemiyorum.

Dün bir örümcekle konuştum sevgili psikiatristim ben aslında bir artistim. Örümcek bana dedi ki: “Buradan kaçmanın yolunu biliyorum ben. Eğer kaçmak istersen tarif edebilirim sana.”

Ama ben kaçmak istemiyordum sevgili psikiatristim ve bu yüzden de ona şöyle dedim: “Neden kaçayım ki buradan? Burada her şey istediğim gibi. Bu ülkeyi seviyorum ben. Etrafta yazan, çizen okuyan insanları gördükçe kendimi bir rüyadaymış gibi hissediyorum. Onlar farkında olmasalar da bu ülke dünyanın en güzel ülkesi.”

Örümcek: “Sen delisin!” dedi ve gitti.

Benim bir deli olduğumu nereden anlamıştı acaba?

Sevgili Psikiatristim,

Bu gün sana çok önemli bir haberim var. Sabahleyin yolda yürürken yerde bir felsefe dergisi buldum. Adı şeydi sanırım, hah, SEDATİF ya da PROSPEKTÜS, öyle bir şeyler işte; hangisinin derginin adı olduğunu tam anlayamadım. Geçen gün de VALIUM adında bir edebiyat dergisi bulmuştum yemekhanede. Her neyse bu sabah bulduğum felsefe dergisinde ne yazıyordu biliyor musun? Yazıyordu ki, “yemeklerden sonra günde bir, duruma göre iki tablet”. Bu ne demek şimdi? Ben bunu şöyle yorumladım sevgili psikiatristim: Yemeklerden sonra gün bir gelirse, duruma göre iki tablet. Yani sanırım demek isteniyor ki eğer bir gün yemek stoklarımız tükenirse tablet şeklindeki bir maddeden günde iki adet yiyerek besleneceğiz. Gelecekte bu olacak yani sevgili psikiatristim… Yemek stoklarımız tükenecek ve biz de tabletlerle besleneceğiz.

Ah! Ne güzel bir ülke burası, insan her gün yeni şeyler öğreniyor. Felsefeyle, edebiyatla, sanatla iç içe bir yaşam. Adeta içi çilekli bu yaşamın.

Ama size sormak istiyorum sevgili psikiatristim; O örümcek benim bir deli olduğumu nereden anladı?

Sevgili Psikiatristim,

 Dün çok sevdiğim bir arkadaşım bana gelip yazdığı şiiri gösterdi ve elma kurtlarının sosyal yaşamı üzerine yazmakta olduğu kitabından bahsetti. Elma kurtlarının çok sosyal yaratıklar olduğunu ve onların dinine göre her hafta sonu birinin elmasında buluşup elma çayı içmek zorunda olduklarını biliyor muydunuz sevgili psikiatristim?

Herneyse, şimdi ben size bu arkadaşımın yazdığı şiiri okuyacağım sevgili psikiatristim:

“Öldürecekler beni! Öldürecekler beni!

Elmalarındaki kurdu öldürdüm diye öldürecekler beni.

Dünyanın bütün elma kurtlarını toplayıp üstüme salacaklar.

Elma kurtları beni yiyecek bitirecek. Bütün elmalara ölüm…

Beni öldürecekler! Beni öldür!”

Nasıl sevgili psikiatristim, beğendiniz mi dostum Pavlov’un şiirini?

O örümcek meselesiyle ilgili yanıtınızı da bekliyorum hala… Gittikçe kafamı bozuyor o örümcek meselesi. Nerden bilebilir ki benim deli olduğumu? Kim söyledi acaba ona? Bana cenneti ne zaman göstereceksiniz sevgili psikiatristim? 

Mektuplaşanlar-2

Sevgili John Donne,

Ne kadar doğru bir laf etmişsin “her şey paramparça, tutarlılığın emaresi bile yok” demekle. Evet sevgili Con(sana kısaca Con diyebilirim herhalde, öyle değil mi sevgili Con?) seninle ilk konuşmamızla son konuşmamız arasındaki konuşmalardan birinde etmiştin bu lafı. O zamanlar oldukça doğru gelmişti bana bu laf, hala daha da öyle geliyor zaten. Ne var ki, geçen gün filozof arkadaşlarımdan biri bana senin bu dünyaca ünlü lafının aslında düşünülmeden söylenmiş bir laf olduğunu, zira her şeyin son derece tutarlı ve hatta durağanlık izlenimi verecek derecede bir bütünlük teşkil ettiğini söyledi. Bilemiyorum sevgili Con, yani mesela bu aralar kafamdaki düşünceler o kadar parça parça ki, neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilemiyorum. Üstelik siyasi yaşamım da altüst olmuş vaziyette. Biliyorsun son seçimlerde “hayali ihracatçı” ve “beyaz kadın ticaretiyle uğraşan kimse” olduğumu ortaya çıkarıp beni yemişlerdi. Karım bile oy vermemişti bana. Oysa seninle ben ne kadar da umutluyduk gençken, öyle değil mi sevgili Con?

Eğer bugün hala daha hayattaysam bu senin sayendedir sevgili Con. Bana asıl işimin politikacılık değil ruh doktorluğu olduğunu hep sen hatırlattın. Bana yazdığın o “Sevgili Psikiatristim”le başlayan mektuplar inan ki benim için sandığından çok daha önemli ve sandığından çok daha büyük birer mutluluk kaynağıydılar. Seninle aramızdaki ilişki, gittikçe bir hasta doktor ilişkisinden çok, bir arkadaşlık ilişkisine dönüşmüştü. Zaten öyle olmasaydı ben hastaneden ayrılıp politikaya atıldıktan sonra yazışmaya devam eder miydik hiç?

Unutmadan söyleyeyim, bu aralar hayatımda bir kadın var sevgili Con. Senin kadınları sevmediğini biliyorum ama bunu görsen eminim sen de severdin. Nasıl ki sen diye tabir ettiğin o yerde mutlusun, ben de işte belki de en az senin kadar ve dünyanın bütün yürüyüşleri ve uzayabildiği kadar uzayan yolları kadar seviyorum onu ve o kadar mutluyum. Sana cenneti ben gösteremem sevgili Con. Ben kendi cennetimi kendim yaratırım, sen de kendin yaratacaksın kendi cennetini. Benim en ufak bir müdahalem cehenneme çevirir en derin cenneti bile… Zira bir başka dünyayım ben ve nedense hiç kucaklaşamaz farklı dünyalar.

Dostun Takamuro’nun, önünde yol olmadığını, o yürüdükçe yolun arkasında oluştuğunu söylemesinden daha öteye söz yok sanırım özgürlüğün ne mene bir şey olduğu üzerine söylenebilecek. Önümde bir yol göremiyorum artık. Yoksa, yoksa sevgili Con, gerçekten de umudun tükendiği yerde mi başlar asıl yürüyüş?  Asıl o zaman mı gerçekten irade sahibi oluruz? Ancak önümüzde bir yol olmazsa mı çizebiliriz yürüyeceğimiz yolu?

Evet sevgili Con, kendi yazgımızı yazmanın tek yolu öncelikle bizim yürümemiz için çizilmiş olduğu iddia edilen yolları silmektir yeryüzünden. Umut tükenmeden ne ümit edebilmenin değerini anlayabiliriz, ne de kendimiz olmayı başarabiliriz.

Paramparça etmişler insanların hayatlarını. Çizilen yolun dışında yürümek yasak. Bir adım, bir adım daha ama hep ince bir ayarla önceden belirlenmiş nereye basacağımız. “Yolun biraz dışına çıkarsan, dünyadan düşersin!” iddia bu, tehdit bu! Ama ben dünyadan düşmeyi yeğlerim dünyada düşkün bir yaratık olarak yaşamaktansa… Öyle dünyaya fırlatılmış bir yaratık olmak istemiyorum ben. Kendi ayaklarım üzerinde durmak ve attığım her adımın sorumlusu olmak istiyorum.  Yürüyüşümün benim kontrolüm altında olmasını istiyorum. Gözlerim kapalıyken özgür olmak değil benim istediğim; gözlerim açıkken ve önümü görebildiğim halde özgür olmak istiyorum ben. Ben yürüyüşüme bindiğimde kendi istediğim yönde ilerlemek arzusundayım sevgili Con.

Dostun Takamuro Kootaro da öyleydi, sen de öylesin değil mi sevgili Con?!

 

Mektuplaşanlar-3 

Sevgili Psikiatristim,

Dün akşam bir aşk daha yenildi hayata; bir dünya daha yıkıldı. Derslerde neyi öğretmeye çalışıyorlardı bizlere? İki nokta arsındaki en kısa mesafenin düz bir çizgi olduğunu mu? Yoksa bir üçgenin üç kenarı olduğunu mu? Sonucun nedenden önce gelemeyeceğini mi yoksa? Yoksa ışığın suya girerken kaç derecelik bir açıyla kırıldığını mı? Peki neden bize üç nokta arasındaki en kısa mesafenin bir üçgen olabileceğini düşünmeyi öğretmediler hiç?

Olasılıklardan korkmamakta fayda var. Neden bizim prizmanın odak noktasının, o tam merkezdeki noktanın önemi üzerine düşünmemize izin vermiyorlar? Ne sakıncası olabilir ki bunun? Derinliklere dalmamızdan korkuyorlar da ondan. Bir örümcek ağı gibidir kitle; her an dağılabilir. Ama dağılmazsa da çok sağlam bir ağdır, sinekleri o tutar. Devlet, işte bu ağdan çıkan bir örümcektir. O ağın yakaladığı sineklerle beslenir devlet. Yakalamayın bakalım sinek minek, kalır mı örümcek mörümcek. Sizsiniz devleti de devletin iktidarını da besleyen. Prizma gibidir işte bu sistem. Ağa benzer prizma. Nasıl ki ağ dağılırsa örümcek ölür, işte prizma da dağılırsa özünü kaybeder ve odak noktası yok olur.

Sayenizde bir aşk daha yenildi dünyaya, ben bir adım gerideydim hep, bir dünya daha dayadı başını hayatın omzuna, bir hayat daha yıkıldı dünyanın aşkına…

Sessizlikten bile öğrenilecek çok şey vardır sevgili psikiatristim. Duymak suretiyle algılamak, anlamak, kulaklarla düşünmek veya düşüncenin kulak yoluyla gerçekleşmesi, yaşadığının ne olduğunu anlamak; yokuş aşağı tırmanmanın tadına varmak; deforme olmak belki; belki aç kalmak; belki bir dünya da bu gece atacak hayatın ayaklarını omzuna. Belki sonra dünya misyonere yatacak. Belki de biz sadece tüm bunları bir anahtar deliğinden izleyen röntgenciler olacağız. Ama kimse bilmeyecek; bir tek o görecek. Bir tek o görecek çünkü o bizim içimizdeki odak noktası olacak ve biz sadece basit birer çizgi olacağız… Kırık bir prizmadan yayılan ışık huzmeleri olacağız… Ama birleştiğimiz bir yer mutlaka olacak; prizmanın tam ortası; kaynağımız…

Birer ışık huzmesi olduğunu düşünürsek insanların ve bu ışık huzmelerinin uzayda dağılarak ilerlediğini var sayarsak, birleşme noktalarının aslında çıkış noktalarından, yani kaynaklarından, köklerinden başka bir yer olamayacağını görürüz bu insanların. Birleşebilmek ve o özlenen bütünlüğü yaratabilmek için insanların özlerine dönmeleri gerekiyor yani. Kültürün önemi de işte bu noktada ortaya çıkıyor zaten. Gerek yerel, gerekse evrensel kültürün birleştiriciliği, kültür dediğimiz şeyin insanların özüne dayanıyor olmasından doğar. Her şeyi gören ve sorunları çözen de işte o ortak göz olacaktır; prizmanın odak noktası. Tek gözün görebildiği farklı vizyonlar. Tek gözün barındırdığı milyonlarca bakış açısı işte…

Oysa onlar derslerde neleri öğretmeye çalışıyorlardı bizlere? Bana sormayın; hiç hatırlamıyorum… Ben o günleri görmedim ama bu günleri görüyorum. Ben gene de size iki öneri sunayım: Üçgen mi olsun istersiniz hayatınız, prizma mı? Ben gene de teşekkür edeyim size: Siz bana daha öğreneceğiniz çok şey olduğunu öğrettiniz sevgili psikiatristim. Teşekkür ederim size.

Ürettiniz, beslediniz beni, ben bir sinektim ve şimdi devlet karşımda, kara bir örümcek ve beni yemeye geliyor.

Hayatla dünya aşkı da aralarına alıp prizmanın odağı oldular bu arada. Onların zevki de insanlık yeryüzünden tamamen silinince daha da kalkacak şaha ve dönüşecek bir hazza, bir başka prizmaya… Odağında aşkın, hayatın ve dünyanın çocukları…

İki nokta arasındaki düz çizgi aslında o iki nokta arasındaki en uzun mesafeymiş, zira o noktalar arasında gidip geliyormuşuz biz asırlardır ve bunun da bir anlamı yokmuş. Mühim olan o iki noktayı gerçekten anlamlı kılmak ve hayata kazandırabilmekmiş… Çizgi ne kadar eğri, mesafe ne kadar uzun olursa olsunmuş… Mühim olan anlamlı yaşamakmış.

Benim kazancım yenilgimdir, yenilgimse kazancım…

Zira ben yaşamımın iki nokta arasında gidip gelmekten ibaret olmasını değil, anlamlı bir yolculuk olmasını istiyorum. Ne dersin sevgili psikiatristim, haksız mıyım? Onlar sınıfı geçerse kazanan ben olmaz mıyım?!

Mektuplaşanlar-4

Sevgili Con,

“Cezasız kalmamalı hiç bir suç ve tedavi edilmeden bir köşeye atılmamalı hiç bir hasta” derdin sen hep. Senin demek istediğini anladığımı sanmıştım o zamanlar. Meğerse ne kadar da yanılmışım; işte şimdi de bunu anladım. Senin için hasta ile suçlunun aynı şey demek olduğunu sanmıştım ben. Ve senin hastalığını bir suç olarak gördüğünü düşünüyordum. Günlerce seni aslında hiç olmayan bir “kendini suçlu ve aşağılık hissetme” sorunundan kurtarma yönünde yürütmüştüm tedaviyi. Şimdi anlıyorum ki aslında sen tımarhaneye tıkılmanı bir ceza olarak görüyor ve bu cezanın da tedavi edilmek olduğunu düşünüyordun. Ah! Ne kadar da yanılmışım senin hakkında. Seni hasta olduğun için bir suçlu gibi görmek gafletine düştüğüm için kendimden utanıyorum şimdi. Asıl hastanın kim olduğunu biliyorum ama artık. Sen normal insanları gördükçe üzüntüden anormalleşiyordun ve ben senin üstüne geldikçe şiddetle kaçıyordun benden ve tedaviden. Çünkü sen biliyordun gerçek anormallerin kimler olduğunu…

Normalleştirme, tedavi etme adı altında o insanlardan insanlıklarını aldığımızı ve onları bu hale getirenin aslında sistemin birer kuklası olan bizler olduğunu biliyordun sen. Bu yüzden içeri atılmıştın zaten. Hapse atacaklardı seni, ama çıktığında daha da hırçınlaşacağını bildikleri için tımarhaneye attılar. Evet, ben de şimdi anlıyorum değişmesi gerekenin aslında insanları fark ettirmeden çıldırtan bu sistemin olduğunu.

Senin cezan tedavi edilmekti ve sen işte suçsuz olduğunu bildiğin için bu cezayı çekmeyi, tedavi edilmeyi şiddetle reddediyordun.

Sadece yapacak başka bir şeyin olmadığı için direnmiyordun sen sevgili Con. Bir insanlık suçunu cezalandırıyordun da aynı zamanda. Zamanda ve mekânda yalnızdın; bu dünyada yoktu adeta sana ait hiç bir şey… Ve ben sevgili Con son derece bencildim. Kıskanıyordum çünkü seni ve benden üstün olduğunu bildiğim için cezalandırıyordum seni. Sen bendin sevgili Con, ben de sen…

Unutmak istiyorum o günleri ve bunun için de kendimi iç dünyama hapsettim. Şimdi bir tek sen varsın iletişim halinde olduğum. Çünkü hissediyorum ki senin için de aynı şey geçerli. Zira sen bensin sevgili Con, ben de sen…

Uzaklara yürüyoruz biz aslında. Buradan çok uzaklara. Kendi gerçeklerimizi yaratıp, kendi gerçekliğimizde özgürce yaşayabileceğimiz bir uzama doğru yürüyoruz; yol yok ama önümüzde…Yürüyoruz biz arkamızda bir yol ve bir sürü ayak izi bırakarak; bu mektupları bırakarak…

Hangi dili konuştuğumuzu bir tek biz biliyoruz. Bir tek biz duyabiliyoruz çünkü gerçek hastaların çığlıklarını ve bir tek biz biliyoruz onların nasıl tedavi edileceğini… Evet sevgili Con, biz tedavi edebiliriz onları… Cezalandırarak değil ama, cezalandırmadan… Hastalıkları onların suçu değil çünkü… Hastalıkları insanlığın cezası. Hastalıkları insan olmanın ne demek olduğunu bilmeksizin insan olmaya çalışmak çünkü… Biz öğrendik mi peki insan olmanın ne demek olduğunu? İşte orası muamma. Boşver sevgili Con, ne dediğimi bilmiyorum ben. Öyle konuşuyorum işte. Ben de insanım neticede. Biliyorsun Tanrı kafa veriyor insanlara, ama o kafa orda öyle duruyor… Boşuna dememiş tabii ekselansları, “ortalık yerde tütün içenin tez kellesi vurula!” diye…

Biliyorsun ben Tanrı’ları pek severim sevgili Con, ama onlar da ölüyorlar…Arkalarında yarım kalmış suçlar ve cezalar bırakarak…

Çekilmez oldu bu hayat. Kendimi dine mi versem ne?!

Ben ne istediğimi bilmiyorum sevgili Con. Sanırım kimlik bunalımı kronikleşti bende. En ufak bir anlam zerreciği barındırmasa da istedikleri oldu. Umarım mutlu mutlu ölmektedirler şimdi o kemikleşmiş zihniyetler…Suçlarına suçlar ekleyerek ve cezalarını çekerek…Elma yemek suçtu, cezası dünyaya fırlatılmaktı. Biz dünyaya fırlatıldık, hala daha elma yiyoruz… Ama suç değil artık elma yemek; ceza…

Tanrı adına senden özür dilerim sevgili Con; suçun “normal” olmamakmış, cezansa insan olmak…

Tabii ben şimdi burada bunun ahlaki ve siyasal yanlarını tartışmıyorum. Kimim ki ben?!

Keşke kral olsaydım da ülkedeki bütün elma ağaçlarını kestirseydim. Bazı kellelerin yerlerinden edilmesi kuvvetle muhtemeldir sevgili psikiatristim.

Bundan böyle ben de sana psikiatristim diyebilir miyim sevgili Con?

Mektuplaşanlar-5

 Sevgili Psikiatristim,

Sen nereden bileceksin ki bana nelere mal olduğunu tedavi adı altında bana yaptıklarının. Tabii ben şimdi burada bunun ahlaki ve siyasal yanlarını tartışmıyorum. Kimim ki ben?!

Keşke kral olsaydım da ülkedeki bütün elma ağaçlarını kestirseydim. Bazı kellelerin yerlerinden edilmesi kuvvetle muhtemeldir sevgili psikiatristim.

Çıplak bir gerçeklik ve doğal bir güzellik insana pahalıya patlar ama değil mi? Güzelliği buldun mu bırakmayacaksın; sahiplenmeden ama… Bütün dünya benimdir sevgili psikiatristim, sahibi ben değilim ama…

Evet sevgili psikiatristim, sana katılıyorum; insan olmak insanların suçu değildi. İnsan olmak insanların cezasıydı. Yaşamakta olan her insan pişmandır aslında. Zira doğmuş olmaktır suç ve yaşıyor olmak da çekilen ceza… Bunu herkes bilir ve bu yüzden de doğduğuna pişmandır herkes. Hâlbuki ne güzel olurdu değil mi gerçeği kaldırabilecek güce sahip olsaydık; korkmasaydık gerçeklerden ve kendimize itiraf edebilseydik aslında asla özgür olmak istemediğimizi?

Hangi devirdeyiz şimdi biliyor musun sevgili psikiatristim? Herkesin maske takmakta olduğuna üzülme devrinde değil, maskenin ardındaki yüzün nasıl bir yüz olduğu üzerine kafa yorma devrinde değil, maskenin ardındaki yüzün aslında maskenin ta kendisi olduğunu anlamak zorunda olduğumuz ve maske yüzümüzden düştüğü anda yok edileceğimiz bir devirdeyiz. Bağırsaklarımızın görüntüsü çirkindir, ama tenimiz güzeldir ve tenimiz bağırsaklarımızın çirkinliğini saklar; öyle değil mi sevgili psikiatristim? Maskenin yüzü sakladığı değil, yüzün maskeyi, maskenin de yüzü şekillendirdiği gerçeğini kabullenme devrindeyiz, çünkü biliyorsun ki eğer bir maske yüze uymuyor ve oturmuyorsa düşer. Bir insan güzel bir maske takmaktadır belki, belki de çirkin… Ama o maske ne derece gerçektir? Belki de asıl yüzünden bile daha gerçektir o insanın maskesi… Belki de gerçek dediğimiz şey dipsiz bir kuyunun dipsizliğidir… Belki de bu yüzden asla uzlaşamaz insanlar ve hep didişirler birbirleriyle; hepsinin de farklıdır çünkü gerçek bellediği…Ve belki de işte bu yüzden ulaşılmazdır ideal ütopyalar… Gerçek ve güzeldirler de ondan…

Sen bana diyebilir misin ki bedelsiz güzellik vardır dünyada? İnsan olmak güzeldir bence ve bedeli de insan olmaktır bu güzelliğin. Dünya güzeldir ve ölmek istemeyiz hiçbirimiz ama sen de biliyorsun ki bir gün yok olacağı için güzeldir dünya…

Kapat gözlerini ve özgür olmaya devam et istersen. Ama eğer bir gün gözlerini açmaya karar verirsen karşında beni göreceksin ve ben gene de elimi uzatacağım sana. Maskelerimizle de olsa bütünleşeceğiz ve el ele yürüyeceğiz önümüzde yol olmaksızın. Devam et sen maskeni takmaya, savaşmak için değil ama… Mastürbasyon, evet, mastürbasyon! Hayat bile bir mastürbasyondan ibarettir zaten… Ama ben kendimi tatmin ederken başkalarını da tatmin edebiliyorsam eğer, onun adı mastürbasyon değil, üretim ve paylaşımdır… İnsanlık bunun fiziksel veya cinsel yanına kısaca sex diyor sevgili psikiatristim. 

Duraksamadan yürümek nasip olmuyor ne yazık ki insanlara sevgili psikiatristim. Kimi zamanlarda insanlar üzerlerinden bir yük kalktığını hissederler ya, ve işte hep karanlık bir odadaki beyaz bir koltukta gözlerini kapatıp hayal kurarlarken olur ya bu; işte tüm yanılsamalarının ve geçmişte yaptıkları tüm hataların pişmanlık anıdır o anlar… Ve onlar isteseler de istemeseler de hayatlarının geriye kalan zamanlarında geçmişe dair her şeyin, tüm yaşadıklarının boşa geçirilmiş zamanlar ve yaşanmışlıklar olduğunu fark ederler. İşte bunun ağırlığıdır aslında gözlerini açtıklarında üzerlerine binen… Ve ışığı açtıklarında odanın aslında orda olmadığını, beyaz koltuğunsa aslında kara bir koltuk olduğunu anlarlar. Ve yapacak başka bir şeyleri olmadığı için gidip o kara koltuğa otururlar. Gerçekle kucaklaşmışlardır istemeye istemeye olsa da…

Her şey sürekli değişiyor sevgili psikiatristim. Bir zamanlar sadece bendim hasta, şimdi işte sen de benim gibi bir hasta…  Maske gerekiyorsa parçalanmamak için, aşkolsun takmayana!

Benim ülkemde yer var sana…

Kaldırabilecek misin özgürlüğü, yoksa tedavi edilmek mi istiyorsun hala?!

Sen işte asıl onu söyle bana!

 

Mektuplaşanlar-6

 

Sevgili Con,

 

Eskiden delirenler bana gelirlerdi ama artık gelmiyorlar; öyle deli deli yaşamaya devam ediyorlar. Geçmişte merak edilenler ve bu merak sayesinde ulaşılan bilgiler iki dünya savaşına engel olamadı ne yazık ki. İki dünya savaşı ve sadece ikincisinde 55 milyon ölü. İşte bu delirtti insanları. Bu muydu medeniyet?

Yıkılan hayaller ve sadece gözlerimizi kapadığımızda yıkılan duvarlar…

Dikenli teller, ah o dikenli teller… Gül dikeni değil ki bu, katlanasın da sevesin.

Şeffaf bir perdenin ardındaki bir manzaraya dokunmaya çalışmak gibidir anlamaya çalışmak. Kara bir perdenin ardındakilerin görünürlüğü ve anlaşılırlığı ne kadar az ise, işte o kadar artar anlama hevesi. Meraktır bilginin temeli. Ve insanın başına ne gelirse biliyor olmaktan, bilmekten gelir. Bilgi işte bu yüzden delirticidir.

Neden deli diye tımarhaneye tıkmışlardı Niçe’yi? Kırbaçlanan atların boynuna sarılıp ağladığı ve “Dayan! Dayanmalısın!” diye haykırdığı için…

Bir saniye, bir saniye daha biniyor sırtıma; ben bir esirim ve tüm yapmak istediklerim aslında zincire vurulmuş hislerim…

Söylenecek ne kaldı ki sevgili Con? Tüm yaptıklarım mecburiyetten, isteklerim ve hislerim zindanlarda. Hislerimin cesetleri savrulmuş parça parça Akdeniz’e. Bildiklerim diri diri duruyor karşılarında ve o yüzden ben bir zindanda…

İliklerime işledi yalnızlık. Bu hücrede, evet bu boş hücrede…

Sen kendi hücrende sevgili Con, ben kendiminkinde… Sana hasta diyorlar, bana suçlu… İkimiz de ceza çekiyoruz… Ben bildiklerimi ve aslında herkesin bilip de söyleyemediklerini söylediğim için, sense benim bildiklerimin nedenini bildiğin  ve varlığınla onları rencide ettiğin, onların gerçeklerini yıktığın için.

İkimizin de özgürüz sevgili Con. Dışarıda olanları görmememiz ve insanları uyarmamamız için içerdeyiz. Çünkü onlar da biliyor sevgili Con; biz onların kölesi olmayacak, onların çizdiği yolda yürümeyecek kadar, kendi yolumuzu bile çizmeden sadece öyle arkamızda derin izler bırakarak yürüyebilecek kadar özgürüz. Onlar hayatı ne sanıyor ki de insanları yargılamak hakkını görüyorlar kendilerinde? Onlar değil mi asıl yargılanması gerekenler? Yaptıklarından dolayı değil ama, yapmadıklarından dolayı. Bu sistem çökecek sevgili Con ve onu içeriden kendi kendileri çökertecek.

İrademizi yok etmişlerdi, şimdi de yaşamlarımızı kendi tekellerine almaya çalışıyorlar. Bana ait olan bir yaşamı nasıl tıkabilirler hücreye? Ben geçmişteki siyasi yaşamım boyunca yaptığım hataları kabullendim ve kendimden nefret ettim. Bu sistemin insanı dürüst olmaktan menettiğini gördüm. Bu sistemin insanları bir örümceğin sinekleri yutması gibi yuttuğunu gördüm. Sinekleri yedikçe şişen örümceğin bir gün patlayacağını biliyorum ama… Ve o gün geldiğinde ortalık sinek cesetleriyle dolacak ve leş gibi kokacak. Beni de yiyecek örümcek, şimdilik bu ağların içine attı beni; kıpırdayamıyorum yerimden. Beni de yiyecek. 

Ama gün gelecek çıkacağım bu hücreden sevgili Con ve gerçek mücadele de işte o zaman başlayacak, zira o zaman ne bir yol olacak önümüzde yürüyecek, ne de biraz umut kalacak içimizde bizi istediklerimizi yapmaktan alıkoyacak!

Yolun açık olsun sevgili Con… Kimsenin izinden gitme, bırak sen yürüdükçe izler seni takip etsin. Ben bunu yaptım; ben bu yüzden içerdeyim. Yürüyeceğim yollar, bırakacağım izler vardı benim oysa daha.

Ben içerdeyim, ama dışarıda kaldı aklım da, gönlüm de…

Senin de kaldı, dostun Takamuro Kootaro’nun da, öyle değil mi sevgili John Donne?

“Benim ülkemde yer var sana” dedin bana…

“Kaldırabilecek misin özgürlüğü, yoksa tedavi edilmek mi istiyorsun hala?!”diye sordun.

Söyle! Tüm bu sorduklarının yanıtını bildiğini ve aklının da gönlünün de hücrenin dışında kaldığını söyle! Zindanlarda bile açacak bir yasemin olduğunu…

Birazcık adalet istediğini, sadece adalet istediğini söyle sevgili dostum Con!

                                                                           Kadim dostun ve eski psikiatristin,

Michel Foucault.

Durumun Geldiği Nokta

Kendini kronik moral bozukluğundan muzdarip bir hilkat garibesi olarak görmekten bıkıp usanan CE bir gün içinde bulunduğu bu durumdan kurtulmanın yolunu bulduğunu sanır. Sıcaktan devamlı suretle şişen damarları beynine haddinden fazla kan gitmesine sebebiyet vererek idrak kabiliyetinde muazzam bir artışı mümkün kılmış ve az önce belirttiğim düşüncenin, yani içinde bulunduğu durumdan kurtulmanın yolunu bulduğu düşüncesinin aklına düşmesine neden olmuştur. Bu düşüşü hayra yoran CE neşe içerisinde kendisiyle ilişkilerini yeniden gözden geçirmeye koyulur. Ne var ki işte aslında bu düşünce çok büyük bir yanılsamanın hem ürünü hem de üreticisidir. CE bir savunma mekanizması olarak sanrılarına sarılmayı kronik moral bozukluğuna tercih etmeyi marifet belleyen bir kişiliğe sahip olduğu için yanılsama içerisinde oluşunun da bir yanılsamadan ibaret olduğuna kendini inandırarak neşe içerisine düşmüştür. Bu düşüş aynı zamanda CE’nin yükselişinin de dinamosudur. CE’nin eylemleri içinde bulunduğu durumu yeniden tanımlayarak onun ötesine geçebileceği ve çekegeldiği tarifi imkânsız acıları kâğıda dökmek suretiyle aşabileceği düşüncesinin hâkimiyeti altına girer. Eserlerine kronik moral bozukluğu karşısındaki bunalımının damgasını vurarak kronik moral bozukluğunu sona erdirmeyi temel emel belleyen CE kendisini yapışkan bir ağ gibi saran bu duruma karşı hamleler yapmaya başlar. Çevresindeki insanlar ondaki değişimi şaşkınlıkla karşılar. Ancak çok geçmeden CE’nin içinde bulunduğu durumdan çıkmaya yönelik hamleleri onun kendine karşı birer eyleme dönüşerek kendisini saran muammalar sarmalının oluşturduğu ağa daha da yapışmasına sebebiyet verir. Durumunun pek yakında içinden çıkılması namümkün bir hal alacağını fark eden CE elbette ki yaşamın bir ölüm süreci olduğunu ve ölümden kaçış olmadığını bilmektedir. CE’nin bilmediği şey bu bilginin kaynağının aklında gezinen düşüncelerin vücudunda yarattığı tahribat olduğudur sevgili okur. CE içinde bulunduğu kronik moral bozukluğu ve hilkat garibeliğine yenik düşmemeye kararlıdır, nitekim bu yönde çeşitli yollara baş koyar. Mesela kendine bir dizi hastalık icat eder CE. Karaciğerde aşırı yağlanma ve büyüme, cinsi münasebette bulunma arzusunun minimal düzeylerde seyretmesi, dama vuran ve ölçülemez boyutlara ulaşan kolesterol artışı vebugibi hastalıkları bünyesinde barındırdığına ikna etmeye çalışır kendini CE. CE’nin bu hastalıkları bünyesinde barındırdığı inancı o kadar bir güçlenir ki pek yakın bir zamanda ölümle kucaklaşacağı düşüncesi pekişir ve böylelikle kronik moral bozukluğu katlanarak büyür CE’nin, daha da kronikleşir. O kadar ki CE mutsuzluktan ölecek hale gelir. Ölmeyi hiç sevmeyen CE bu olumsuz gelişme karşısında ne yapacağını şaşırır önce ve/fakat sonra, çok sonra değil ama, strateji değiştirir, içinde bulunduğu durumdan kurtulmanın daha başka yollarını asfaltlamaya girişir. Ancak CE’nin şimdi kendini içinde bulduğu durum eskisinden daha kötü olduğu için ve işte CE bu kötüleşmeye sebep olanın bizzat kendisi olduğunu bildiği için delirme noktasına gelir, delirmez ama; tam delirecekken, yani işte psikozun eşiğindeyken kendi haline gülmeye başlar. Geldiği bu noktada CE’nin tek kurtuluş umudu, ona mutluluğun yolunu açabilecek tek şey mutsuzluğunu mizahi ve ironik bir dille kaleme almaktır. Kurtuluşu kurtulmanın mümkün olmadığını öne çıkaran eserler vererek mümkün kılabileceği temasını işlerken kurtulmak gerektiği düşüncesinden kurtulan CE neşeyle dolar. Günümüz sanatının geldiği noktayla kendisinin geldiği noktayı özdeşleştiren CE – ki bu nokta delirme noktasıdır – aklın sınırlarını zorlamayı başarmış ve böylelikle de iyileşme ve kötüleşme arasındaki zıtlaşmanın ötesine geçmek yolundaki ilk adımını atmıştır. Ama sanatın yolları hayatın yollarından daha taşlı, daha engebelidir ve hayal gücünün dünyasındaki canavarlar gerçek hayattakilerden çok daha korkunçtur. İşte bir sanatkâr olarak yapışkan ağlara yapışıp kalmış bu hilkat garibesi CE yarattığı bu canavarlara ve hastalıklara karşı sevgiye giden yolda giriştiği bu amansız mücadelede gene sanatın kendisini bir silah olarak kullanmaktan başka seçeneği olmadığının farkına varır. CE başladığı yere geri döner böylelikle ve bu yetmezmiş gibi başladığı yere geri dönmeyi bir kazanç olarak görmeye başlar. Artık CE’nin morali tam eskisi kadar bozuktur ve CE bu durumu bir iyileşme olarak görmese bile bir gelişme olarak görmektedir. CE’nin morali kronik bozukluğuna devam etmekte ama hiç değilse artık CE karaciğerinin aslında aşırı derecede büyümüş ve yağlanmış olmadığını, cinsi münasebette bulunmak için son derece istekli olduğunu ve kolesterolünün inanılmaz boyutlara ulaşmış olmadığı kanaatine varmıştır. CE’nin içinde bulunduğu durum işte gördüğü bu kördüğümdür ki gördüğü bu kördüğüm aynı zamanda CE’ ye içinde bulunduğu durumdan çıkmanın yolunun gördüğü bu kördüğüme körleşerek daha başka yollara baş koyması olduğunu göstermektedir. CE’ ye göre durumun geldiği nokta işte budur sevgili okur.

Yıldönümü Kutlaması Münasebetiyle Yenen, Yenilen Bir Yemek ve Düşündürdükleri

 Kadim bir dostum olmakla kalmayıp aynı zamanda en ezeli, en ebedi ve en edebi düşmanım da olan Kıskaç kendisiyle ilişkilerini beni rencide edecek şekilde yeniden gözden geçirmeye karar vereli dört yıl olur. Bu vesileyle de son derece edebi ve komik bir mektup vasıtasıyla kendisiyle ilişkilerini rencide olmama sebebiyet verecek şekilde yeniden gözden geçirmeye koyuluşunun yıldönümünü kutlamaya çağırır beni. Balabayıs’taki restoranlardan birine gidilecek, orada içki içilip yemek yenilecek, ilaveten manastırda tetkik, temas ve incelemelerde bulunulup aramızdaki ilişkiyle ilgili durumun geldiği nokta masaya yatırılacaktır. Çok geçmeden bir felaketler zincirine dönüşüp bizi birbirimize kenetleyecek ve kenetlerken de parça parça edecek bu yıldönümü kutlamasının ayrıntılarına geçmeden önce Kıskaç’ın bana yazdığı davet mektubunu şimdi ve burada kayda geçirmekte fayda görüyorum. Söz konusu mektup şu sözlerden ibarettir sevgili okur:

 Sevgili kadim dostum ve en ezeli, en ebedi ve en edebi düşmanım,

Biliyorsun ben sana karşı hazırladığım imha planının kurbanı olmuş bir kişiyim. Dolayısıyla da sana olan düşmanlığım gün geçtikçe katlanarak büyürken, sana karşı beslediğim olumsuz duygular da her geçen günle birlikte yok oluşa sürüklemektedir beni bir süreden beridir. Yazdığım, daha doğrusu şu anda yazmakta olduğum bu mektup seni yemeğe çıkarıp besliyormuşum ve dostluğumuzu pekiştiriyormuşum numarası yaparak sana mideni bozacak yemekler yedirmek suretiyle yataklara düşmeni sağlayacak bir davetin hem ürünü hem de üreticisidir. Bu vesileyle Pazar günü saat yedi buçukta gelip seni evinden alacak ve Balabayıs’a götüreceğim. Evinin damında seni bekliyor oluşumu uçan halımın korna sesi vasıtasıyla belirteceğim sana. Arzum korna sesini duyar duymaz dama çıkıp uçan halıma yönelmen ve bununla da kalmayıp uçan halıma binmendir. Böylelikle Balabayıs’a doğru beraber uçabilmemiz için gerekli koşullar sağlanmış olacaktır kanaatindeyim.

 

                                                                                  Hasretle kucaklarım,

                                                                                                Kıskaç.

 

            Eşref vakit gelip çatmış, Kıskaç gerçekten de uçan halısıyla evimin damına park etmiş, kornayı çalmıştır. Gerek Kıskaç gerekse ben en güzel elbiselerimiz içerisinde Balabayıs’a ulaşırız. İşlerin ne denli sarpa saracağı, cereyan eden tüm hadiselerin korkunç bir çelişkiler yumağına dönüşeceği ve durumun içinden çıkılmaz bir hal alacağı restoranın bahçesine adımlarımızı atış biçimimizden bellidir. Kıskaç restorana yan yan girmeyi seçerken ben restorana amutta girerim. Ben amutta olduğum için dünyayı baş aşağı görür ve beynime giden bol miktarda kandan ötürü Kıskaç’ı anormal derecede kırmızı bellerim. Kıskaç kıskaçlarıyla masaları devirir. Garsonlar onu kontrol almaya çalışır. Ben hayretler içerisinde yersiz yurtsuzluğumu korur, ellerimden inerek ayaklarıma binerim. Ellerimden inişimle ayaklarıma binişim kaçınılmaz olarak aynı anda gerçekleşir. Kıskaç bunun üzerine normal rengine döner ve gözümde kırmızılıktan kurtulur. Restoranın müdürü devreye girer ve Kıskaç’ı söz vasıtası ile sakinleştirip düz düz yürümesini sağlar. Restoranın müdürü Kıskaç’a şunları söyler: “Kıskaç bey bu yaptığınız son derece yersizdir. Böyle yan yan yürüyerek kasıtlı bir biçimde masaları devirmek inanın size hiç bir şey kazandırmaz, bilâkis çok şey kaybettirir. Mesela burada yemek yiyememenize sebep olur. Sizi restoranımızın diğer sakinlerine rezil eder, onların gözünde kepaze kılar. Gelin aramızda anlaşıp bu sorunu çözelim ve namazlarımızı kılıp barışalım. Hatta şarap içip Araplara yan gözle bakalım.”

            Kıskaç bu sözler üzerine sakinleşmekle kalmaz, aynı zamanda kahkahalar da atar. Benim atar damarım hala daha son derece şişkindir; o derece şişkindir ki benim atar damarım sanki son derece bile doğru kelime değildir bu şişkinliği tanımlamak için. Herneysedir ama…

            Masamıza oturmuşuzdur artık ve menüden bize sunulan seçenekler arasından günün anlam ve önemiyle uyum içerisinde olacak yemekler seçeriz. Kıskaç türdeşlerinden yengeç kebabını tercih ederken, ben özel sosuyla birlikte sunulan Kılıç şişlerden yemek arzusunu taşıdığımı beyan ederim. İçki olarak ise ben kırmızı, Kıskaç beyaz şarabı seçer. Yemeklerimiz masamıza getirilir. Ben tam ilk lokmayı ağzıma atacakken Kıskaç, “dur!” söyler. Ben durma ama… Maksadım Kıskaç’ı sinir edip komik hallere düşürmek ve kendisini ele rezil edip âleme kepaze kılmaktır. Kıskaç bunun üzerine şunları söyler: “Sana dur dememin nedeni pişmanlık, maksadı midenin bozulmasını engellemekti. Ama sen beni dinlemedin ve lokmayı ağzına attın. Dolayısıyla ne edersen kendine eder, ne ekersen onu biçersin sözlerinden hareketle şunu söyleyebilirim ki midenin bozulmasının sebebi ben değil, sen olacaksın. Aşçıya bol miktarda, neredeyse ancak astronomik rakamlarla temsil edilebilecek miktarda para vererek yemeğine zehir konmasını sağlamıştım. Ama sonra pişman oldum ve sana dur dedim. Sense beni dinlemedin ve kendini mezarını kazdın. Tabii burada kendi mezarını kazdın derken biraz abartıyorum, zira yemeğine konan zehir seni öldürecek miktarda değil, sadece yataklara düşmeni sağlayacak miktardaydı. Dostluğumuzun ve düşmanlığımızın şerefine kaldıralım şimdi kadehlerimizi.”

            Kıskaç’ın bu sözleri üzerine benim dilim tutulur, ne diyeceğimi bilemem, bilsem de söyleyemeyecek bir hale gelirim; tutulmuştur dilim, Kıskaç dilimi kıskaçlarıyla kıskıvrak yakalamış, o günkü bu durum dilimin varlığını imkânsızlaştırmasa bile anlamsızlaştırmıştır. İşte o gün bu gündür ve ben o günden beridir ve bu günden itibaren anlaşılması neden anlaşılmaz olduğunun anlanmasına bağlı olan, kaygı verecek derecede anlamsızmış gibi görünmesine rağmen neden anlamlı olduğunu anlatmaya çalışan ve bunu yaparken de kendi kendini yazarken silen yazılar neşretmeye mahkûm kılınmışımdır.

Namazlarımızı kılıp, şaraplarımızı içip Araplar’a yan gözle bakmış, bu vesileyle de dostluğumuzu pekiştirmiş, ayrıca birbirimize olan düşmanlığımızı da bu dördüncü yıl kutlamasıyla dörde katlamışızdır. Artık dev gibi üst üste dört sıra kürekli kadırgalarla küre-i arzın malum enginlerini yara yara dolaşmaya hazırızdır. Maksadımız ortak düşmanımız olan dalgaları lehimize çevirip hız kazanarak dostluğumuzu pekiştirmeye ve bunu yaparken de birbirimizin kadırgalarını batırmaya yönelik eylemlerde bulunarak düşmanlığımızı inanılmaz boyutlara ulaştırmaya devam etmektir. Ne güzeldir her şey… Ne anlamlıdır tüm bu kelimeler… 

Azınlık Psikolojisi

Köpeğim Tetik’e bir ayaklanmadan bahsettiğimde her Pazar sabahı olduğu gibi gene güneşli bir Pazar sabahıydı. Tetik ayaklanmada yer almayı şiddetle reddediyordu. Tetik’siz bir ayaklanma olur mu ona baktık. Ben ayaklanmaya şortla katılan tek kişi olmak arzusuyla yanıp tutuşuyordum. Ayaklanmanın rüyasını görmüş ve rüyayı gerçeğe dönüştürmek için uyanır uyanmaz Tetik’i uyandırıp ona “ayaklanıp ayaklandıralım Tetik,” dedim. Tetik şaşkın şaşkın suratıma baktı. Bakışına “ne ayaklanması, ayaklanmakla tam olarak neyi kastediyorsun, daha net konuş,” düşüncesi hakimdi. Bizim ayağımız yok muydu zaten? Benim iki, onun dört? O benim köpeğimse ben de onun insanı değil miydim? Ayaklanmaya ne gerek vardı? Yatalım kalalımdı. Yoksa ben ayaklanmakla yataktan kalkmak eylemini mi kastediyordum? Kafası son derece karışmıştı Tetik’in. Sonra ona ayaklanmaya şortla katılmak istediğimden ve bunun ayaklanma planımın çok önemli bir parçası olduğundan söz ettim. Tetik bunu iki farklı şekilde yorumladı. Ya ben kafayı yemiştim, ya da şuurum yerindeydi ve şortla ayaklanmaktan kastım yataktan kalkıp şort giymek istiyor oluşumdu. Ayaklanmayla ne kastettiğimi Tetik’e açıklamak pek zor oldu çünkü Tetik’in dört ayağı vardı ve Tetik bir köpek olduğu için ön ayaklarını el olarak kullanmaktan acizdi. Ayaklanmakla ne kastettiğimi Tetik’e açıkladıktan ve planın taslağını tebeşirle yere çizdikten sonra Esentepe’ye doğru yola koyulduk. Emelimiz ertesi sabaha karşı Esentepe’ye varıp duruma kuşların bakışına hakim bakışlarla bakmak ve mevzuyu tıpkı bir kuşun gözleriyle görmekti. Emelimize ulaştık ulaşmasına ve güneşin ilk ışıklarıyla birlikte Esentepe’ye vardık fakat yükselişimiz hayal kırıklığıyla sonlandı ve dünyanın bütün trajik kahramanları gibi bir dağ başında kaderimizle ve kederimizle baş başa kaldık. Yılmamalı, ayaklanma planını hayata geçirmek için gereken gücü bulmalıydık. Ben oturup biraz dinlendikten ve su içtikten sonra ayaklanma planını cebimden çıkardım. Tetik benim aklımı yitirmiş olduğumdan emindi artık. Onu iknaya çalıştım ama idrak kabiliyeti cüzi bir köpek olduğu için sahip olduğum kudretin aslında kendime karşı bir kudret olduğunu ve kendi aklımın aslında benim en büyük düşmanım olduğunu düşünmek gafletine düştü Tetik. Oysa ben aslında üzüntüden akıl sağlığımı yitirmiş değil, tam aksine neşe içerisinde daha başka akıl biçimlerinin keşfine yönelik bir hamle yapmıştım Esentepe’ye çıkmakla. Amacım daha başka akıl biçimlerine yatay geçiş yapıp köpeksi planımı yürürlüğe koymaktı. Tetik son derece sadık bir köpek olduğu ve beni seven tek hayvan konumunu dört ayağıyla birden işgal ettiği için şimdilik kendisine anlamsız gelen ve üzüntü veren bu hallerime boyun eğiyor, ayaklanma planımda isteksizce de olsa dört ayağıyla birden yer alıyordu.

Ben Esentepe’de bize katılacak ve varlıklarıyla mücadele gücümüze güç katacak daha başka hayvanlarla karşılaşmayı umuyordum. Umutlarım boşa çıktı. Esentepe’de top oynayan bir in bir de cinden başka kimse yoktu. Tetik’le ben in ve cini görmezden gelerek herşeye rağmen ayaklanacaktık. Esentepe’de umduğumuzu bulamayınca inişe geçtik. Adeta kanatları budanıklığa yazgılı birer kuştuk. Belki deniz kenarında bize ayaklanmakta ve hatta kanatlanmakta yardımcı olacak güçlerle karşılaşırdık. Deniz kenarına vardığımızda bir hayal kırıklığına daha uğradık. Orada bize alık alık bakan balıklardan başka bir şey görmedik. Ben sinirden gülme krizine girerken, Tetik de şaşkınlıktan havlamaya başladı.

Tetik köpeğim olmaktan bıkıp usandı ve benim onun insanı olmaktan başka seçeneğim olmadığını bildiği halde ayaklanma planıma karşı ayaklandı. Tetik’in bu direnişi karşısında boyun eğdim ve sessizliğimi korudum. Acınacak bir haldeydim ancak çevrede Tetik’ten başka bana acıyacak kimse olmadığı için acınacak halde olmak bile imkânsızdı benim için. “Kimse senin bu ayaklanma planını kabul etmez. Ben bile ki dünyanın en sadık köpeklerinden biriyim, sadakatimi yitiriyorum,” dedi Tetik. Tetik haklıydı. Yurdun dört bir yanını dolaştım ama ayaklanma planım her yerde reddedildi. Bunun üzerine ayağa kalktım ve bağırdım: “Bu planın en güzel yanı köpeksi yanıydı, ama siz bunun ne demek olduğunu bilmez ve anlayamazsınız köpek herifler, rüyamda bile ayaklanmadınız!” Kâbusa dönen rüyamdan bağıra bağıra işte bu sözlerle uyandım ve hemen ön ellerini ayak olarak kullanagelmiş köpeğim Tetik’i uyandırıp ona heyecanla rüyamda gördüğüm bu duruma karşı ayaklanmamız gerektiğini söyleyerek ayaklanma planımdan bahsettim. Hatta bununla da yetinmeyip ayaklanmaya şortla katılarak bir ilke imza atmak arzusuyla yanıp tutuştuğumu belirttim.  Bunun üzerine Tetik “hav, hav,” dedi, ayağa kalktı ve gidip Garfield desenli şortumu getirdi. Tetik’e teşekkür ettim ve yüzümde bir tebessümle “şimdi yola çıksak yarın sabaha karşı Esentepe’ye varmış oluruz herhalde” diye geçirdim içimden.