Bir Roman ve Bir Hayat

Bir’in Acı Dolu Yaşamı ve Daha Başka Doğaüstü Hadiseler 

Bir’in annesi ve babası kendisi çok küçükken ölür.  Bir, beş yaşından itibaren sosyalist bir filozof tarafından büyütülür. Arada pek fazla bir şey olmaz, yıllar öyle gergin bir biçimde geçer; pek yakında patlak verecek olan savaştan henüz hiç kimsenin haberi yoktur. Bir, zamanının büyük bir kısmını kendisini evlat edinen sosyalist şahsiyetin kütüphanesindeki kitapları okuyarak geçirir.

Bir daha yirmi yaşındayken son derece radikal bir öğrenci dergisinin editörüyle evlenir. Çok geçmeden doktorlar başında çok tehlikeli bir beyin tümörü tespit ederler ki bu tümör acilen alınmalıdır Bir’in yaşamını sürdürebilmesi için. Ameliyat başarılı geçer ve tümör etkisiz hale getirilir. Ne var ki Bir çok geçmeden post-traumatic-stress-disorder(travma sonrası sinir bozukluğu) diye bilinen ruhsal bir sarsıntı geçirir. Bunun sebebi Bir’in kafatasının açılıp beynine müdahale edildiği düşüncesinin bir saplantı haline gelmesidir. Zaman geçtikçe bu karanlık düşünceyle baş etmesini öğrenir Bir, ama kabusları kendi kontrolünde değildir ve hemen hemen her uyuduğunda rüyasında ameliyat sahnesini görmekle kalmaz adeta ameliyatı her gece yeniden tecrübe eder. Tümörün kendisi yok edilmiş olmasına rağmen tümörün alınmasıyla beyinde oluşan boşluk bu korkunç kabuslar tarafından istila edilir. Madde yerini madde-ötesi psişik deneyimlere bırakmıştır. Yaşamı dayanılmaz bir hal alan Bir intihara sıcak bakmaya başlar. İşte tam bu sıralarda Bir hamile olduğunu öğrenir, hem de ikizlere… Hamilelik Bir’i intihar düşüncesinden kesin ve kati şekilde vazgeçtirir. Üstelik artık kabus da görmemekte, beyin ameliyatını her gece uykuya daldığında tekrar tekrar yaşamamaktadır. Belli ki ikizler tümörün alınmasıyla beyinde yaratılan boşluğu dolduran kabusları yok etmiş ve beyindeki boşluğu rahimdeki varlıklarıyla doldurmuştur. Ancak lanet Bir’in peşini bırakmaz ve Bir hamile olduğunu öğrendikten üç hafta sonra son derece şiddetli baş ağrılarından muzdarip olmaya başlar. Doktorlar kendisine tümörün yeniden ürediğini ve bir operasyon daha gerektiğini söyler. Ve/fakat bu sefer durum daha da ciddidir. Kabusların ani yokluğunun yarattığı boşluk tümörün büyümüş bir halde geri gelmesine sebebiyet vermiş, dolayısıyla da bu sefer daha büyük ve hamilelikten ötürü aşırı derecede tehlike arbeden bir operasyon gerekmektedir. Bir’in tümörden kurtuluş şansı vardır ama tehlike ikizlerin de bu operasyon neticesinde yok olma riskinden kaynaklanmaktadır. İkizlerini riske atmak istemeyen Bir ameliyatı şiddetle reddeder. Doktorlar Bir’e kendi hayatını tehlikeye atmakta olduğunu söyler, ancak Bir kararlıdır; her ne pahasına olursa olsun ameliyat masasına yatmayacaktır.

Bir yaklaşık sekiz ay boyunca baş ağrılarından ötürü acıya mıhlanmış bir yaşam sürdürür. Dokuzuncu ayda ikizler gayet başarılı bir doğumla dünyaya gelirler. Doğumun hemen ardından, Bir daha ikizlerini kucağına bile alamadan, doktorlar beyin ameliyatını gerçekleştirirler. Ameliyat başarılı geçer ve Bir tüm bu yaşadıklarını anlatan psikolojik ve siyasi bir roman yazar. Bu roman bir kara-ütopya, geleceğe dair kara bir anlatı olarak da nitelendirilebilir. Roman Bir’in yıllardır çektiği tarifi imkansız acıların bir dökümüdür adeta ve edebiyat dünyasında büyük yankı uyandırır. Okuyucu romandan Bir’in el attığı her işte başarılı ve/fakat kendine güvensizlikten ötürü zaman zaman felce uğramaktan kurtulamayan bir kadın olduğunu öğrenir. Okuyucu anlar ki Bir ikizlerine iyi bir anne olmakla topluma faydalı bir devrimci olmak arasında gidip gelen çalkantılı bir yaşamın öznesidir/nesnesidir. Bir’in yazdığı romanın ana-teması aşağıda verilmiştir ki herkes durumun vahametini, manik-depresyonun faydalarını ve kişisel mevzuların nasıl tüm dünyayı ilgilendiren mevzular haline getirilebileceğini daha iyi kavrasın. Böylelikle psikolojik ve bedensel rahatsızlıkların siyasetle ve yaratıcılıkla ne denli alakalı olduğunun da idrak edileceğini ümit ediyorum. 

 Bir’in Kendi Hayatından Esinlenerek Yazdığı 2012 Adlı Roman’ın Ana-teması

Yıl 2012’dir. Üçüncü Dünya Savaşı kimsenin beklemediği bir biçimde patlak vermiş, zaten yapay olduğu uzun süredir sezilen sevgi ve barış hayalleri yerini tüm dünyada çok şiddetli içsel/dışsal-ötesi çatışmalara bırakmıştır.

İlk başlarda özellikle Kuzey Avrupa ülkeleri ve Fransa’da birer iç savaş şeklinde patlak veren bu savaş, daha sonra sınırları aşıp, ülkeler arasındaki barikatları yerle bir ederek dalga dalga tüm dünyaya yayılmıştır. Çatışmalar global ölçekte olduğu için kimse bu çatışmaları ne birer iç savaş, ne de birer dış savaş olarak niteleyebilmektedir. Artık iç düşman dış düşman kavramları anlamını yitirmiş, tüm dünya ülkelerindeki iktidarlarla muhalif güçler birbirine girmiştir. Mesele ne hangi milletin ötekinden üstün olduğu meselesidir, ne de savaşı hangi ülkenin kazanacağı meselesi. Küresel tahakküm küresel direnişe sebebiyet vermiş, tüm ülkelerdeki muhalif güçler kendi ülkelerindeki iktidarlara karşı amansız bir mücadeleye girişmiştir. Eğer bir ülkedeki muhalif güçler zayıf düşmüşse derhal o ülkeye diğer ülkelerden binbir zorlukla da olsa takviye güçler gönderilmektedir.

Savaşın yayılmadığı nokta kalmamış, bütün roller değişmiş, dünya neredeyse ters yönde dönmeye başlamış ve hastalar doktorlara, sömürülenler sömürenlere, ezilenler ezenlere, materyalistler metafizik ideologlarına karşı amansız bir direnişe girişmişlerdir. Saldırganlık ve şiddet daha önce hiç görülmemiş bir biçimde had safhadadır. Gelinen noktada artık ya global kapitalist düzen yerle bir edilecektir, ya da demokratik-sosyalizm daha ana rahminden çıkamadan ilelebet tarihe gömülecektir. Hiç kimsenin kaçacak deliği yoktur, ki zaten hiç kimse de kaçacak delik aramamakta, aksine herkes saklandığı delikleri tıkayıp savaşa katılmaya can atmaktadır.

Barikatlar her yerde, savaş ve ölüm bir yaşam biçimi halindedir. Ölüm yaşamın bir parçası haline gelmiş, hastalıklar sağlıklı bir geleceğin koşuluna dönüşmüştür. Muhalif güçler karşılarında buldukları acımasız kolluk kuvvetlerine karşı tüm olumsuzlukları birer silah haline çevirmiş, en olumsuz gibi görünen koşullar global kapitalist sistemin kökten ve tamamen imhası için birer araç haline gelmiştir.

Eğer demokratik-sosyalistler için amaç mevcut düzeni topyekün yerle bir etmekse, global kapitalizmin muhafazakarları içinse amaç karşı güçleri yeryüzünden sonsuza kadar silmektir gelinen noktada. Mesele bir ölüm kalım meselesidir. 

Bir’in Kitabının Arkasındaki Tanıtım Yazısı

Yaşamı olumlayıcı duruşuyla tez-antitez-sentez geleneğini yerle bir eden Bir’in bu kitabı insanın bölünmüşlüğüne, dünyaya fırlatılmışlığına ve kendini içinde bulduğu çaresizliğe yenik düşmektense olumsuz durumların olumlu durumlara, imkânsızlıkların ise birer imkâna dönüştürülebileceğini kanıtlar nitelikte bir eserdir. Bir’in tamir edilemez ruhsal ve fiziksel örselenmişliğe, zamana ve ölüme karşı giriştiği bu amansız direnişin çözümü sevgide bulan öyküsünü dinlemeye hazır mısınız?

Bu Durumdan Çıkan Sonuç

Bir kendi vücudu içerisinde deneyimlediği iyi ile kötü arasındaki çatışmayı dünyadaki iyi ile kötü arasındaki bir savaş olarak duyumsamış ve bu durumu kara-ütopik bir romana dönüştürmüştür. Böylelikle Bir acılarına yenik düşmek yerine onları önüne katarak kırbaçlamayı başarmıştır. Eğer bunalımlı bir şahsiyet biraz yetenekliyse evden çıkıp toplumsallaşma uğruna saçmalamak yerine odaya kapanıp yaratıcılığa, yani yazarlığa, müziğe veya ressamlığa yönelirse kendine çok büyük bir iyilik etmiş olur. Bunalımlı kişi böylelikle mutsuz bilincini kendi lehine çevirerek eserlerine bunalımının damgasını vurur ve topluma faydalı bir insan olarak tımarhanede saygın bir hasta konumuna düşmekten kurtulur.

Reklamlar

İki Filozof Üç Köre Eşittir

–Körler görme yetisinden yoksun değildir. Senin felsefen ötekilerin hep bir şeylerden yoksun olduğu düşüncesine dayanıyor.

—Peki sevgili Bir, fakat sen körün görme yetisinden yoksun olmadığını söylemekle körün görme yetisine sahip olduğunu söylemiş olmuyor musun?

–Hayır. Söylediğimin bununla alakası yok. Sen her şeyi tersinden anladığın için benim söylediğimi de tersine çevirip bana satmaya çalışıyorsun.

–Nasıl yani?

–Yani şöyle: Bir taşın görme yetisi yoktur ve/fakat bu o taşın görme yetisinden mahrum olduğunu göstermez. Evet, doğru, taş görmeye muktedir değildir, ama bu taşın herhangi bir şeyden yoksun olduğu anlamına gelmemelidir.

–Ama kör taş değil ki…

–Ben kör taştır demiyorum ki zaten. Sadece körün de tıpkı taş gibi görme yetisinden yoksun olmadığını, zira körlüğün doğası gereği görmeyi dışladığını söylüyorum. Yani körün doğasında görmek diye bir şey olmadığı için körün görme yetisinden yoksun olmasının imkansız olduğunu söylüyorum.

—Ama kör görme yetisinden yoksun olduğu için kör değil midir zaten?

–Hayır değildir. Kör ancak başkalarıyla mukayese edilince görme yetisinden yoksun bir varlık olarak algılanır. Kör ancak görenlerin gözüyle, görenlerin dünyasında görme yetisinden yoksun bir varlık olarak algılanır. Kör kendi içinde bir şeyden yoksun değildir, görme yetisinden yoksunluk hali köre dıştan empoze edilmiş bir haldir.

–Körleri oldukları gibi görmekten kaçınıyorsun sen?

Asıl sen kaçınıyorsun onları oldukları gibi görmekten.

–Neden ille de sende olup da onlarda olmayan bir yeti dolayımıyla anlam yüklüyorsun ki körlere. Neden onları kendi içlerinde, kendi dünyalarında oldukları gibi görmüyorsun ki?

—Ben onların dünyasında yaşamıyorum çünkü onlar görmüyor, bense görebiliyorum.

–Bu son derece vahşi ve acımasız bir yaklaşım bence?

–Bence asıl sen gören bir insan olarak körleri oldukları gibi, yani görme yetisinden yoksun kişiler olarak göremediğin, yoksunluğu negatif bir şey olarak algıladığın için kötüsün.

–İyinin ve kötünün, yoksunluğun ve sahip olmanın ötesinde bir felsefe geliştirmeye çalışıyorum ben.

–Yapmaya çalıştığın şeyin tam tersine sebep oluyorsun ama. Yaptığın şeyin sonuçlarına bakarsan, körlerin görme yetisinden yoksun olmadıklarını zira görmemenin körlüğün doğasında olduğunu söylediğin için onları oldukları gibi kabullenememe durumunda buluyorsun kendini.

–Benim söylediklerimin kör bir insan için öneminin farkında mısın sen?

—Bunun farkında olabileceğimi sanmıyorum. Zira kör bir insan değilim ben. Dünyayı nasıl kör bir insan gibi algılayabilirim ki, görüyorum ben. Sense görmemenin nasıl bir şey olabileceğini farz ederek gören bir insanın dünyayı ve körlüğü algılama biçimini körlerin dünyasına empoze ediyorsun. Üstelik de bunun körlerin menfaati icabı olduğunu, senin felsefenin körlerin kendilerini daha iyi hissetmesini sağlayacağını düşünüyorsun.

—Bu yorumun doğru. Ama ben senin neden benim felsefemin yanlış olduğunu düşündüğünü anlamıyorum.

—Yanlış her doğrunun koşuludur bence. Ama seninkisi düpedüz saçmalık.

—Kime göre saçmalık; görenlere göre mi, körlere göre mi?

—Bak sevgili Bir, senin anlamadığın nokta şu: Bir insanının özelliklerini o insanda olmayan her şey belirler. Yani varlık olmayan her şeyin yokluğudur aslında. Anlıyor musun?

—Yani diyorsun ki sen, körlük görmenin dışlanmasıyla körlük olur.

—Evet.

—Ben de diyorum ki kör olma hali kendi içindeki görmeme durumunun varlığıyla olur.

—Birbirimizin tam tersini düşünüyoruz.

—Biz birbirimizin tersine çevrilmiş ayna imgeleri olmalıyız.

—Öyleyiz hatta sanırım.

—Yani aynı olmasak da aynıyız.

—Ya da belki, farklıyız işte, birbirimizden farkımız olmasa da… 

—Bir odanın içinde, bir sandalyenin üstünde hareketsiz oturduğunu düşün.

—Bunu ancak hayal edebilirim, metaforlarla düşünce değil hayal olur.

—Tamam, hayal et o zaman.

—Ettim.

—Ettiğin bu hayalin ne anlama geldiğini biliyor musun?

—Hayallerin anlamı olmaz, anlam düşünceye ve kavramlara özgüdür.

 —Seninle konuşmak imkânsız.

 —Seninle konuşmak da öyle.