Ölü…Yorum Londra

Ölüyorum, çünkü özlüyorum. En çok kime öl dersiniz? En çok özlediğinize? Artık özlememek için?

Kapalı kapılar ardında kalmış, oldukça donuk sorular bunlar ve Londra’nın böylesine soğuk ve her zaman olduğu gibi yağmurlu bir gecesi için de oldukça gereksiz. Böyle saçma sapan sorulara yanıt aramaktan daha önemli işlerim var benim yapacak.

“Ciğerlerimde bişey var benim.”

“Ciğerlerinde bişey yokdur, kafada bişey var senin.”

Yağmur ve soğuk pek etkilemez beni ama gene de işte daha önemli işler söz konusu. Her sabah kalkarım. Zorla kalkarım her sabah. Sonra, zaten herkes zorla kalkar her sabah diye teselli bulurum kendim için başkalarında. Beni buraya getiren sebepler var tabii, yok değil yani. Güya altı yıl önce hem biraz çalışıp para kazanmaya, hem de bir iki ay tatil yapmaya gelmiştim buraya; geliş o geliş; hala daha “tatil” yapıyorum. Gideyim buralardan diyorum, olmuyor. Nereye gideceğim ki? İyi ki Linda var. Linda da olmasaydı nasıl katlanırdım tüm bu ruhsal ve fiziksel acılara. Ne acı bir gerçek bu, ama işte Londra’nın da tek alternatifi; Linda’yı bir uyuşturucu gibi kullanmak; acıları dindirmesi için. Alternatif sıfır. Tolerans had safhada…

Rambo, evet Rambo’yum ben burda. Asıl adım, ki onu neredeyse unutacağım, Osman; ama sağolsun sevgili ustam Rambo der bana. “Rambo hade abim git iki okga maşrumcuk, üçer okga da bomilargacığnan badadezcik al da “busy” olacayık birazsora”. Giderim, alırım, gelirim. Hiç ikiletmem; hatta birer okka da fazladan alırım belki daha “busy oluruk” biraz sonra diye. Adım Osman ama işte aslında Rambo… Giderim, alırım, gelirim.

Yolda hiç horoza rastlamam. Sadece “rastamannar” ve “ganjamannar” görürüm. Hep mutlu, hep neşelidir bu “rastamannar” ama hiç horoz yoktur işte Brixton’da ve hep gidip beykıncık, maşrumcuk, domadezcik, badadezcik alırım ben Brixton Market’ten. Hiç acele etmem, sola bakarım sağa bakarım. Elimde bira, sakin sakin yürürüm. İki saat geride kalmıştır, saat 9:00’dır ve önümde on saat daha vardır bulaşık yıkayarak, badadez soyarak, İngilizi, Jamaikalıyı, İtalyanı şunu, bunu besleyerek geçirilecek, grillin önünde, ayakta ve/fakat işte hiç horoz yoktur Brixton’da ve ben her sabah biyolojik saatimin yardımıyla göz açarım Brixton’a; o ölesiye kara, ücra, Güney Londra çöplüğüne. Karnım toktur ama saatim yoktur; tavan arasındaki odamdan Paris trenlerini seyrederim. Penceremden bir kilise görünür; saatin kaç olduğunu oradan öğrenirim. Saat yediye on var; yedide işimin başındayım. Sağolsun kilisenin saati.

“Nerdesin be, kaç saatda alın ama iki okga şeyi. Geç hade soy hem doğra genneri da öylen oluyor, gelecek müşderiler”.

“Tamam tuvalete gideyim iki tayka da soyar hem doğrarım”.

“Ne tuvaleti be gene? Bütün gün hiç çıkman o tuvaletten. Sıçasın diye öderik seni? Hem sıçma acıkmayasın da hep cepden gider”.

“Sıçacak değilim babi”.

“Ya napacan? Otuzbir çekecen? Gene gördün tabii garıları, gancıkları yolda sokakda..”

“İşeycem”.

“Hade hade işe da soy artık o badadezleri, hep dil oldun gene”.

Böyle bir konverzasyondan sonra aşağıya inip, gülmekten doruk noktasına ulaşan, dayanılmaz bir acıya dönüşen işenmişlik hissimi ortadan kaldırma eylemine girişirim. Yukarıdan bir ses: “Rambo, gelirkan iki balık hem half-pounderinan bizelye da getir yukarı. Annadımın be? O yarım okgalıklardan.” Gülsem mi ağlasam mı diye düşünmeye fırsat bulamadan, karın ağrılarıma karın ağrıları katan, kasıntı boyutunda ölümcül ikinci bir gülme krizine girerim. Zaten ağlamak kime, ne getirdi ki bu zamana kadar? Madem ki başka şansım yok o zaman yapılması gereken şey zevk almak tarzı bir düşünce, aklımdaki düşüncenin sadece bir kısmıdır ve yağmur hala daha yağmaktadır. Yağsın. Daha çok yağsın. Zaten bizi pek etkilemez yağmur çünkü günün on iki saati dam altındayızdır biz. Grillin önünde, bangonun arkasında. Gecelerse malum; hal mi kalır sokağa çıkıp gezmeye?

“Tu kops of ti, van kop of kofi. No şugar in nan”

“Çirz meyt, pliz hev e sit, its redi in e minit”.

“Getirdin be?”

“Getirdim”

“Ha sor bakayım nesder o araplar”. Giderim, sorarım, gelirim. “Nesdellermiş?”

“Söylemişler”

“Çekdiler da geldiler galiba gene. Neyisa bırak genneri. O gancık nesder oraşda? Git bak bakayım genne”

“Hangisi?”

“Aha o ki şimdi geldi re”

“Ha, gardaşımdır babi o. Ziyarete geldi beni Kıprısdan”

“Hınk. Amman anam. Sori be abim, bilmezdim”

“Yok yahu bişey deyil”.

“Ver genne nesdersa da bendendir”

Görüldüğü üzere ustamla çok iyi anlaşırız. Günlerimiz öyle güle oynaya, yarı şaka yarı ciddi geçer gider. Yaşıyor muyuz ölmekte miyiz hiç önemi yoktur. Önemli olan hiçbir şey kalmamıştır ki zaten artık; hepsini alıp götürmüşlerdir bizden. Bazen iki paralık insanlar yaptığımız yemeği beğenmez; söver, sayar, aşağılar. “Fuckin’ foreigners”; böyle der bize “asil İngiliz”. Hiç utanmayız, hiç utanma yoktur bizde, çünkü biliriz ki konumumuzun sorumlusu, hatta belki de suçlusu biz değiliz, başkalarıdır. “Bizi buralara düşürenler, bizi kendi memleketimizden edenler utansın” deyip geçeriz, geçer gideriz.

İki üç yılda bir tatile gidecek olsak bin pişman. Memleket elden gitmiş; artık orda yabancı, burda yabancı. Yalnız bir farkla; burada “fuckin’ foreigners” orda “ Londuralılar”. Nereye gidelim? Neresi bizim evimiz? Bilinmiyor.

Bir gün benim usta, dükkânın otuz yıllık müşterisi, her gün hiç aksatmadan gelen ve genelde maşrumcuğu, domadezciği, badadezciği, sütcüğü alıp da gelen eski Lefkoşa’lı Nigo’ya şöyle demişti:

“Kıprıs’a gidiyom Nigo, iki hafdalığına tatile. Bişey isden? Ne getireyim saa, gonyacık monyacık?”

“Bişey isdemem oğlum. Yannız Bandabulya’da Amet Dayın varıdı; git bir bak genne bakayım daha yaşarsa da getir ba bir resmini zere esgiden yanyanaydı bizim dükyannar Bandabulya’da. Hem versin sa pulyacık getiresin da canım çekdi çok. Ma bak bura, de ge ki ben yolladım se da zere huysuzdur pezevek”.

Ustam tatile gitti, geldi. Gitmez olaydım deyerek geldi. Gitmezden bir gün evvelki çocuksu heyecanının yerini nefretle karışık bir hüzün almıştı. Anlattı anlattı bitiremedi. Memleketin durumunu öyle bir anlattı ki, duygularımın ölmediğini, hala da insan kalabildiğimi anladım. Bana yurt sevgisini ve insan olmayı anlattı. Bana beni anlattı ve beni ağlattı. Ama benden daha çok ağlattığı birisi vardı; kan ağlattığı… Gözyaşındaki kanın etten akan kandan daha kan olduğunu bilen birisi…

“Hoş geldin oğlum”.

“Yasu Nigo, bos bais?”

“Napalım oğlum aha, sen napan? Noldu buldun Amet Dayını?”

“Buldum Nigo, buldum da bulmaz olaydım”.

“Noldu re, vermedi sa pulyacık?”

“Amet Dayı bildiğin Amet Dayı deyil artık Nigo. Amet Dayı yokdur artık. Çok hasdadır Amet Dayı; tumarhanaya kapatdılar geni, çok fenadır durumu, insan gılığından çıkmış dedi oğlu. Oğlu bakar artık dükyana, ma pulya mulya satmaz. Ne pulyacık galdı artık ne da bok. Senin dükyanı da bir Türkiyalıya verdiler. Bandabulya esgi Bandabulya deyil artık. Arasda’ya gidelim dedik gitmişkan bircez çif potin alalım bizim çocuklara, in cin top oynar. Galmadı Nigo artık onda bize göre bişey. Allah yaksın beni gitdikden birafda sora canatardım geleyim geri. Sinir hasdası oluyordum onun içinde. Tatile gitdik güya; yok garının akrabalarnı ziyaret, yok bizimkileri, yok ora, yok bura. Yannız paramızı seveller Nigo onda, yok bizi. Bilmezler o şu her gün oniki saat eşşek gibi işlerik bu bokun içinde da gazanırık guduzu, bilmezler ki vakıt bile bulmayık harcaylım da onun için birikir para, beytambal galsın. Annadım şimdi neçin gitmen kaç sene var Kıprıs’a. Onda bundakından daha yabancı hisseden çünkü gendini. Annadım neçin her gün giden o Brixton Hill Park’dakı ya o Kılapam (Clapham)’ dakı efgaliptoların altındakı gannepbaya oturun da bakının sağa sola bişey göresin. Memleketini geri isden sen Nigo. Amet Dayıyı geri isden sen , ama Amet dayım yokdur artık Nigo, gitdi Nigo Amet dayı, götürdüler geni Nigo. Amet Dayıyı isden sen oturasınız baraber o efgalipdoların altındakı gannepbaya da gonuşasınız, bilirdin ki delirdi Amet Dayı ha Nigo? Deyil Nigo? Ma inanmazdın, inanamazdın Nigo, isdemezdin inanasın. Al, aha getirdim saa Amet Dayı’nın tumarhanada çekilmiş resimlerni.”

Nigo tek bir laf etmedi. Dudakları titredi. Gözünden bir damla yaş aktı. Yürüdü, gitti; bir daha da gelmedi.

Nigo, benim ustanın kaynatasının en yakın dostuydu. Ustamın kaynatası öldükten sonra Nigo dükkâna gelmeyi kesmemişti. Hiç bir şey değişmemişçesine her gün aynı saate gelip, aynı saate gitmişti; ama artık Nigo da yoktu. O da gitmişti. O da kopmuştu. Neydi benim adım? Hatırlayamıyordum ki. Neydi Allah kahretsin, Osman mıydı? Ümit miydi? Ozan mıydı? Neydi?

pipebaby

Kopmuştum, kopmuştuk, kopuyorduk, kopuyorum. Londra bizi koparıyordu; koparıyorlar bizi Kıbrıs’tan türünde düşüncelerle çaresizce boğuşurken ben, Thames bütün pisliğiyle, ölü bir dinginliği taklit edercesine, gelişmenin çöplüğü, uygarlığın tüm artıkları, teknolojinin leşleri arasında sonsuz uykuya yatan duygularımızı içine katıp, sessiz sessiz akmaktaydı. Yağmur yağıyordu. Hava serindi hatta soğuktu. Aşıklar Thames’in kenarında huzur ve şuh içerisinde birbirlerini öpüp kokluyorlardı. Yanımdan bir bisikletli geçti; Maykıl Caksın’ın “Thriller” adlı şarkısını haykırıyor, aşıkları tedirgin ediyordu. Artık sonuna geldiğim sigaramı tam Thames’e savuracaktım ki, yanından geçmekte olduğum yaşlı İngiliz dilenci: “Sigaranı Thames’e atma, ver ben öldüreyim onu” dedi. Verdim. Big Ben üç kere vurdu, ona baktım durdu. Thames’e baktım akmıyordu. Thames de durmuştu. Yaşlı İngiliz hareketsizdi, her şey durmuştu, sanki Londra donmuştu. Yeryüzünün pusuda yatan ölümüydü sanki o akşam Londra ve ben horozların üürrüüüü’süne uyanmayı çok özlemiştim, özlemiştim, özlüyorum, ölü…

Thames-Embankment-London

Manolya ve Katatonya

Tahta bir sandalyede don atlet otururum. Hava çok sıcak. Nefes almakta zorlanırım. Su da yok. Bir esinti gelmesini temenni ederim. Bir esinti gelsin, öyle bir esinti ki evrenin derinliklerinden, dünyanın hala daha dönmekte olduğuna kani olayım. O da var odada. Oda kafamın içinde, biz odanın. Belli ki en az iki kişiyiz. Terliyoruz. Bir artı bir en az üç eder diye düşünürüz. Çok üzgünüz. Bunalıyoruz. Durumumuz gün geçtikçe kötüleşiyor. Her aşk kendi sonuna doğru ilerler. Her bilinç kendi ölümünü ister. Bu düşünceleri değiştirmek gerek. Herkes değişmek için önce yok olması gerektiğini beller. Bir durumdan bir başka duruma geçişin bir şeyin yok olup bir başka formda yeniden doğması olduğunu dillendirmeyi marifet beller kimi diller. Dönüşüyoruz evet, ama hangi yönde gerçekleşiyor dönüşümümüz. Gidiş iyiye doğru mu, yoksa kötüye? Korkunun ecele faydası kıttır elbet ve/fakat delirmekten korkmazsam nasıl muhafaza ederim akıl sağlığımı bu sıcakta. Bilincim donsa keşke de son bulsa bu delirme süreci. Panik yok ama. Acele etmemeli, geleceğin neler getireceğini merak etmekten vazgeçmemeliyim. Umut dölleme denir buna. Umutsuzluğun beni ne kendime direnmekten alıkoymasına izin vermemeliyim. Kısa bir süre sonra üzüntümün yerini deliliğe bırakacağı düşüncesi beni kendi anlam dünyama hapsetmekte kanaatimce. Delirmektense acı, keder, elem ve ızdıraplarımın rahimlik ettiği bir anlam dünyası içerisinde tek kişilik saklambaçlar oynuyorum. Kendi içimde yarattığım ötekine Manolya adını verdim. Manolya beni terk etmeyi marifet belleyen ve her terk edilişte çektiğim acılarla yaşamına anlam katan bir sevgili. Benden kaçıyor hep, saklanıyor ve sonra da onu arayıp bulmamı bulunca da peşinden koşmamı arzuluyor. Sadist bir kişi, benim acı çekmemden zevk alıyor. Bense bunu bildiğim için hiçbir şey yapmıyorum, sadece öyle, bu odanın içinde, bu tahta sandalyede, bu sıcakta, bu kafayla bekliyorum. Gelmiyor kimse, sevmiyor beni kimse. Ah Manolya, ne zaman çalacaksın kapımı, ne olur sanki gelsen gelmeden katatonya?

O ve ben. Hangimiz gerçek hangimiz sanal bilemiyorum. Kim kimi yarattı? Belki de birbirimizi doğurduk ve doğumdan hemen sonra ayrı yönlere doğru son sürat ilerlemeye başladık. Belki de ben diyorum bazen, ne biriyim ne de öteki. Ben belki de bu ikisinin arasında sıkışıp kalmış bir üçüncü kişiyim. Titreye titreye aynaya bakarım henüz delirip delirmediğimi anlamak için. Melûn melûn gözlerimin içine bakarım. Bakışıma “ben deliyi gözünden tanırım” düşüncesi hâkimdir. Yüz ifademde en ufak bir değişiklik olmaz. Çok bönleştim son dönemde. Tepki vermekten acizim. Çevremde etki yaratamamaktan muzdaripim. Günlerdir kendimden başkasını görmedim. Kendimden başkasının sesini duymadım günlerdir. Kendimden başkasına dokunmadım, kendimden başkasına zarar vermedim.

Ya Manolya gelecek ya katatonya. Ah katatonya, neden sanki Manolya’nın yokluğu senin varlığını kaçınılmaz kılmak zorunda? Aslında bir yarım severken seni, öteki yarım nefret ediyor senden. Ben seni seven yarımdan nefret ederken, senden nefret eden yanımı seviyorum. Bu durumu tersine çevirmeliyim. Ben seni seven yarımı severek senden nefret eden yarımı yok etmeliyim. Ben havada öyle baş aşağı asılı boşlukta salınıyorum gece gündüz demeden kendimi seni bir hapishaneye dönen kafamın içindeki mahkûmiyetinden kurtarmaya çalışıyorum. Ne kadar iğrenç bir aşk biçimi bu böyle. Ben sana değil, senin kafamdaki imgene aşığım Manolya ve işte senin bedensel yokluğun içimde değil, tam aksine dışımda bir boşluk yaratıyor. Boşluk benim içimde değil, ben boşluğun içindeyim; boşlukta bir o yana bir bu yana salınıyorum sevgili Manolya. Katatonya gelecek bir gün ve ben o gün geldiğinde senin kafamdaki imgeni katledeceğim kendimi hayatın dışına atmak suretiyle. Seni şeytanlara satacak, kutsal kitapların satır aralarına hapsedilmeni sağlayacağım. Vücudunla olsaydın hayatımda, zamanımda, odamda, sonsuz bir aşkla sevecektim seni, ama yoksun ya, nefret ediyorum senden, iğreniyorum hatta. 

Artık gelmesen de olur sevgili Manolya. Gelmiş gibi yap yeter. Gelme ama. Daha da uzağa git hatta. Siktir git kafamdan. Kafamın içindesin, bulamıyorum seni. O kadar yakınımdasın ki göremiyorum seni. Beklemek istemiyorum artık seni; sevmek de istemiyorum, nefret etmek de istemiyorum, kendimi seninle özdeşleştirmek de istemiyorum. Seni istemiyorum ama seni beklemekten başka bir şey yok beni hayatta tutan. Manyaklık bu. Bir manyak kılığına girip anlam dünyamın hâkimiyetini ele geçirdin, yetinmedin, anlam dünyamın kodlarıyla oynadın. Göstergeler birbirine girdi. Göstergeler, gösterenler, gösterilenler birbirlerini dölledi ve bir elin parmaklarını geçerek akıl ve ruh sağlımın muhafızlığını yapagelen duvarları aşarak içinde yüzegeldiğim denizleri taşırdı. Şuurum demir atacak yer, benliğim sığınacak delik bulamıyor gayrı. Taşkınlık beni toplum dışına attı. Sayende dışlandım Manolya. Kendimi karaya vurmuş, şehvetin uçsuz bucaksız sahillerinde amfibi yaratıklara yuvalık eden bir gemi kalıntısı şeklinde görüyorum her gece rüyamda.  İyiyle kötü arasında ayrım yapmaktan aciz kıldın beni. Benim için iyi olduğunu düşündüğüm şeylerin uzun vadede hayatımı bir felaketler zincirine dönüşmesine yataklık ettin. Kendi düşlerini benim düşlerimmiş gibi gösterdin herkese. Neredeyse beni bile inandırdın o düşlerin benim olduğuna. Ama biliyorum, ben hiç görmedim öyle düşü. Öyle bir düş ki ah düşüşüme hapsoluşumun resmi… Yanıyorum Manolya, katatonyadan betersin, çek canımı çıksın da er muradına. Bir dalga gibi gel, ıslat beni, yerle bir et sonra, içinde boğ, oradan oraya savur. Ama dur, yapma, bekle biraz daha belki bir esinti gelir evrenin derinliklerinden, beni bana, onu bana, seni sana getirir. Dün iki kişiydim, bugün üç kişiyim, kim bilir yarın kaç kişi olacağız bu odada. Kim bilir daha ne kadar ısınacak hava. Deliriyorum yokluğunda, veya öyle hissediyorum, veya öyle olmasından korkuyorum. Katatonyaya yem etme beni canım Manolya, mideye otururum ben, karaya oturan bir gemiyi anımsatırım sonra sana, kendimi üstüne kusar, seni sindirilmemiş benliğimde boğarım. Kapım çalınıyor Manolya. Geldiler. İçeriye girecekler. Beni götürecekler. Beni dışladılar, ben kendimi kendi içime hapsettim. Ben kendimi kendi inşa ettiğim hapishanede kaybettim. Beni toplum dışına attılar, şimdi içerden birileri benimle muhatap olmak arzusuyla yanıp tutuşuyor. Bu mümkün olabilir mi ki? Manolya, yoksa sen misin bu kapıyı çalan? Sen olabilir misin? Yoksa ben rahmin kapılarını mı çalıyorum? Yoksa kafamın içinde mi bu sesler? Bu odanın dışında sudan çıkmış balıktan farkım kalmayacak, çıkarsam eğer dışarıya, çıktığımda ben ben olmayacağım. Sinir sistemim iflas edecek, yerlerde tepinecek, kendimi oradan oraya savuracağım. Açsam mı kapılarımı? Kendimi özgür kılsam mı? Açılırsa, açarsam kapıyı, ya geri döneceğim rahme, ya da belki ilk ve son kez gireceğim tabutuma. Ya da belki bir sürpriz olacak ve hiç beklenmedik bir anda ve şekilde beni kendime döndürecek bir melek gelmiş olacak Ama ya sonra her melek gibi o da kaybolursa? Ya her zaman olduğu gibi ben kendimi bulur bulmaz onu kaybedersem? Bilemiyorum. Sen en iyisi hiç çalma kapımı. İtme beni. Çekme de. Ben kendim düşerim düşeceğim yere. Görmüyor musun boşluk bile yok içimde. Her yerimi kendinle doldurdun, kendini içime hapsettin, ben dışında kaldım. Hasta bir aşkı kattım önüme sanki kırbaçlıyorum acıyı ölümüne ve her kırbaçla biraz daha güç kaybediyorum çünkü “beni öldürmeyen şey beni güçlü kılar” düşüncesine katılmakta güçlük çekiyorum artık. Ben eşiktelik tutsağıyım, hep aradayım, hep dönüşüyorum, bir geçişe hapsoldum, nereden gelip nereye gittiğimi sorma bana, anla, meçhuldür varacağım yer de en az kaçtığım yer kadar. Belli ki ne ev var bana bu dünyada, ne de el. Ben şimdi buradayım, sen nerdesin Manolya? Hangi zamanda kaybettim hatırlamıyorum seni, kim bilir hangi mekânda bulacağım yarın sabah uyanınca kendimi.

Ertesi sabah uyandığımda kendimi geçmişe hapsolmuş bulurum. Hatıralar ölümcül olabilir. Olup bitmiş olayların bugünde yarattığı etkilerden minimal hasarla sıyrılmak pek kolay olmayabilir. Dün olanları bugünün gözleriyle görmeliyim belli ki. Öyle bir görmeliyim ki dünümü bugünüm ve yarınım dünümden daha yaşanabilir, daha mutlu olsun işte. Manolya’dan nefret etmekten vazgeçmeliyim. Manolya’yı sevmekten de vazgeçmeliyim. Manolya’ya karşı ve Manolya için en ufak bir his barındırmamalıyım bünyemde. Ona karşı duyarsızlaşmalıyım. Manolya’nın bana yaptıklarını unutmasam da onu affedebilmeli ve defterden silmeliyim, tereddütsüz. Manolya’yı ne kara defterime, ne de kırmızı defterime yazacağım. Manolya’yı beyaz üstüne beyaz çizecek, onu kendim için görünmez kılacağım. Onu tarihime hapsetmeyecek, böylelikle kendime karşı durmaktan ve geçmişimi bugünüme ve yarınıma zarar verecek şekilde okumaktan vazgeçeceğim. Kararlıyım. Manolya’nın kendi zayıflıklarını ve kendi hastalıklarını dillendirerek bana karşı birer silah haline dönüştürmüş olması gerçeğini değiştiremeyeceğim belki, ama en azından onun tuzaklarına düşmediğimi kendime kanıtlayacak, hasta ve zayıf bir kişi olmadığımı göstereceğim herkese.

Manolya bana sık sık sorardı: “Paranoya var mı sende?” Paranoyak olan kendisiydi aslında. Söylerdi bana:“Senin için endişe ediyorum. Seni terk edersem canına kıyacağından korkuyorum.” İntihara meyilli olan da kendisiydi. Manolya, karşısında zayıf karakterler görmek ister, hep zayıf ve hasta kişilerle ilişki kurardı. Böylelikle kendisini güçlü ve sağlıklı hisseder, ilişkide hükmeden taraf rolünü oynadığına inanarak aşkı hasta ederdi. Ne mutlu Manolya’ya şimdi; aşkımı öldürmeyi başardı. Çok sevinmesin ama, zira kazanmak istediği zaferi kazanamadı; ben hayattayım hala, son derece iri ve diri, şimdi ve burada…

Kendi içimde bir öteki yarattım. Kendi içimde yarattığım öteki benden daha güçlü çıktı ve zamanla benliğimi ele geçirerek kendisini ötekilikten kurtardı. Şimdi ben kendi içimde yarattığım ötekinin içinde bir ötekiyim. Kendi benliğimde azınlık konumuna düştüm, kendi evimde yabancılık çekiyorum şimdi ben.

Bu odadayım hala. O da bu odada. Bu oda benim dışımda, ben bu odanın içindeyim. Biz bu adada çok odalar yarattık kafalarımızda. Sonra o odalara hapsettik kendimizi. Anahtarları pencerelerden dışarıya attık. Pencereleri kapayarak tahtalarla kapladık. Bu sandalyede oturuyorum ben hala. Terliyorum. Manolya bir hayalet gibi geziniyor ortalıkta. Arada sırada yanıma yaklaşıp suratıma melun melun bakıyor. Delireceğim günü iple çekiyor. İnadına delirmiyorum, o üstüme geldikçe akıllanıyorum hatta. Akıl sağlığımın muhafazasını tanrıya havale ettiğimden haberi yok Manolya’nın. Tanrıya inancı sorgulamakla geçiriyor günlerini ve gecelerini Manolya. Tanrıya inanca şiddetle karşı Manolya. Allah seni kahretsin sevgili Manolya. Allah senin gibi sevgiliyi düşmanımın başından bile eksik etsin. Kim bilir belki de ben tanrıya olan inancımı Manolya tanrıya karşı durduğu için pekiştirmeye giriştim, ne kadar da sersemim ama, o kadar ki sersemlik doğru kelime değil adeta. Manolya’nın inadına yaşıyorum belki de ben. Belki de ben aslında hiç istemedim ne Manolya’nın tanrıya olan inancımı pekiştirmesini, ne de alkolün tanrıya olan inancımı sarsmasını. Ama belki de ben Manolya karşısında zayıf düştüğüm için tanrıya sığındım. Şimdi tek dileğim tanrıdan deliliğe naklimi mümkün mertebe ertelemesi, hatta bununla da kalmayıp Manolya’yı da yanına alarak başımdan çekip gitmesi. Bir gün gelecek metafiziğin bu kara sularından çıkaracağım ak başımı ve gökyüzüne bakarak beyaz bir gecede tek bir yıldızı arayacağım. Öyle bir tek yıldız ki öyle bir beyaz gecede, insan beyaz üstüne beyaz çizilmiş, öyle çizildiği için görünmeyen sevgilisini gördüğünü hissetsin ona bakınca. İçimden içime akan ve akarken beni yaran nehirlerin gün geçtikçe beni bölerek çoğalttığını kavrayalı çok olmadı. Çoğalıyorum. Duygu ve düşüncelerimi yoğun bir kargaşa şeklinde hayata geçiriyorum. Ama onları hayata geçirirken onlara belirli bir düzen empoze ediyorum. Kendi anlam dünyamda boğulmamak için yapıyorum bunu. Anlam dünyamın hâkimiyetini elimde tutmalıyım ki başkaları gelip kodlarımla oynamasın. Çünkü başkaları gelip kodlarımla oynarsa neler olacağını biliyorum. Manolya da biliyordu başkalarının anlam dünyalarının kodlarıyla oynamanın nelere yol açabileceğini. Ama Manolya kötü bir insandı ve bu yüzden de elinden geleni yaptı anlam dünyamı allak bullak etmek için. Bilincimin yüzeyine çıkmayı başardım ama ben. Bunu Manolya’yı ne kara ne de kırmızı defterime yazarak yaptım. Manolya beni kendi içine hapsetmeye çalışmıştı ya, ben de buna karşı kendimi Manolya’nın dışına hapsedecek şekilde yeniden yaratmaya giriştim. Kendimi yeniden yaratmaktayım şu anda. Bunu hissediyorum, hissedebiliyorum. Hissetmekten aciz değilim henüz. Hatta her geçen gün her şeyin her bakımdan daha iyiye gittiğini hissedebilecek kadar ileri gittim son dönemde. O kadar ki, yaydan çıkan bir okun geriye dönüşü olmayan bir yola koyulmuş olduğunu ve/fakat işte bu okun aslında asla hedefe varamayacağını, zira okun hedef diye varmakta olduğu şeyin aslında okun hedefi olmayabileceğini ve işte hedef dediğimiz şeyin okun önüne çıkan ilk engelin okun asıl hedefi bellenmesi sonucu oluştuğunu kavradım. Hedefim yok benim veya tek hedefim önüme çıkan engelleri aşıp hedefsiz bir uçuşa hapsolmak, böylece özgürleşmeyi, yani hem kendimden hem de Manolya’dan kurtuluşu bir dönüşümler dizisi şeklinde yaşayarak varlığımı bir oluşum süreci şeklinde hayata geçirmek. Manolya’dan kurtulmakta olduğumu hissediyorum. Hedefime yaklaşmakta olduğumu hissetmekten çok uzağım ama…

 

Sorunun ne olduğunu bulduğumu sanıyorum. Neden sanki yaptığım her eylemin ve düşündüğüm her düşüncenin gerçeklik kazanabilmesi için Manolya’nın tanıklığına gereksinim duyuyorum? Aşk aşka aşık olmak değil ki. Arzulanmak arzusu arzunun alabileceği en iğrenç şekil değil mi sanki? Trajedinin sınırına dayadım sırtımı, ya hüngür hüngür ağlayıp kendi gözyaşlarımda boğulacağım, ya da işler daha kötüye gidemeyecek hale gelirse daha iyiye gider felsefesinden hareketle karnıma sızılar girene dek kahkahalar atacağım. Keder yerini deliliğe bırakır yavaş yavaş ve gözyaşları çaktırmadan kahkahalara dönüşür, ne ilginç… Ben şimdi bu odada hayatın bir kumar olduğunun bilincine varan bir kişi, kumar oynamayı sevmeyen ama kader dediğimiz şeyin rastlantı ve zorunluluğun birleşiminden başka bir şey olmadığını idrak eden ve bu yüzden de kumar oynamaktan başka seçeneği olmadığına kani olmuş bir kişi, kumar oynamayı sevmediği halde kendini hayatı kumar oynar gibi yaşamak zorunda hissettiği için aşkta kaybeden bir kişi, her zarla, her hamleyle, her elde yenilgiye yeni yelkenler açan bir kişi, yenilgilerini zafere dönüştürmek için didinip duran, didindikçe kendini kendi içinde kaybeden, kendi içine gömülen, kendine yabancılaşmış, kendine yabancılaştığı için doğru dürüst yemek yemeyen, kendine özen göstermeyen, kendini sevmeyen bir benlik, benim olmaktan çıkmış bir ben işte, benden içeri bir ben, beni dışına hapsetmiş bir ben, kattım içimdeki şu kendini bilmez, yersiz yurtsuz ötekinin acısını önüme, kırbaçlıyorum ölümüne ve işte her kırbaçla bir adım daha yaklaşıyorum ölümüme, çünkü Nietzsche’nin “beni öldürmeyen şey beni güçlü kılar” düşüncesine katılmakta güçlük çekiyorum artık. Hayata o kadar değer veriyor, yaşamı o kadar ciddiye alıyorum ki, kahkahalarla gülüyorum kendi halime gözünüzün önünde elaleme ibret olsun diye, başka ne yapabilirim ki? 

Transparan Tavşanın Anlam Dünyası

Kendini göm, beni doğur

Beni bırak, sen kaç ve kurtul

Sen kal, ben kaçıp kendimi kurtarayım

Ben kaçayım, sen kal ve kurtul

Kendini bırak, ben kaçıp kurtulayım

Sen kendinden kaç, beni kurtar

Kaç ve beni kendinden kurtar

Seni kendinden kurtarayım, kaçalım

Kalalım

Başka bir şekilde olalım

***

Beni hasta eden şey seni iyileştiriyor, bu nasıl oluyor da gerçekleşiyor? Onu ben kendim bu şekle sokuyorum. Benimle onun arasındaki ilişki hayata hep kendimden vermem neticesinde gerçekleşiyor. Hep kendimden veriyorum hayata yarattığımın tanığı olabileyim, o bilinçle ölebileyim diye. Bir şey yaratmak için kendimi aşındırıyorum. Yavaş yavaş yok ediyorum kendimi, bir süreç şeklinde yaşıyorum özgürleşip yaratmayı ve ölmeyi; ölüme doğru ve/fakat ölüm olarak hayata karşı yazıyorum kendimi.

Söz olup sızsa insan hayata, onu şekle şemale soksa yaşamak suretiyle, ilk önce neyi değiştirir hallerin birinde? Hal öyle bir olsun ki ben kendimi değiştirebileyim. Kendimi değiştirmek suretiyle çevremle ilişkilerimi de değiştirebiliyor olayım, böylelikle topluma yeni bir can katma ihtimalim olsun. Ben çevremin hem etkisi hem de tepkisi olayım işte. Bu ‘anormal’ bir durum sayılsın, ben bu vesileyle ‘hasta’ edildiğimi düşüneyim. Beni iyileştirmek için uygulanan yöntemleri kendilerine döndürdüğümü, onları birer düğüm haline getirmek suretiyle kendime gömüldüğümü, bunu aşmanın ancak bir eylem olarak düşüncenin dışa eylem ve söylem ayrımını ortadan kaldıracak, niyet ve hareket bütünlüğünü sağlayacak şekilde yansıtılmasıyla mümkün olduğunu iddia edebileyim.

***

Tek kişilik saklambaç düşüncesini gerçekleştirmek isteyen kişi öncelikle kendini kendi içinde kaybetmelidir. Bu düşünce eylemi bununla kalmamalı kendi içine hapsolmuşluk hissini de doğurmalıdır. Bilinç “hissiyata göre hareket” tarafından şekillendirilmeli, dillendirilmeli ve sahnelenmelidir. Gerisi gelir eğer oturup düşünür, döndürüp dillendirirsen. Halin yaman olur işte o zaman, bir taş düşer başına havadan, vaziyetin değişir, vasiyetini değiştiremezsin. Dilin bu yerde biter, dilinin bittiği yerde sözcülüğün de biter, gözcülüğündür artık devrede. Gözcülüğün bittiği yerde sessiz, sözsüz ve görüntüsüz bir olay bilince çarpmak eğilimindedir. Beyin bir ekrana dönüşür, düşünce tiyatroya… Bu teori/pratik, eylem/söylem ayrımının ortadan kalktığı, düşüncenin hayata bitmiş bir yazı ve ölü bir insan formunda nüfuz ettiği yerdir. Gerisi kişi kendini kendinden hayata döndürüp dillendirirse gelir ki sözsüzlüğün bittiği yerdir. Bu yerde düşünce vücut bulup kendi kendini sahneler. Kime ne katar kafada çözülen sorunlar, bana ne getirecek şuurumda sahnelenen bu oyunlar, ne götürecek benden perde? İnsin artık, öyle asılı baş aşağı durmasın perde olduğu yerde. Gelen gelsin, giden gitsin meçhule. Öğrensin kendini kaybetmeyi kendi içinde, belki açılır dışa. İçindeki sığınakları birer birer yıkarak başlamalı kişi bence işe. Kemikleşmiş zihniyeti budayarak yer açmalı kendine ve geleceğe… Geleceğe ki geçmiş olacak zamanın birinde.

Yüzümüze vurulmuş tekmelerin su yüzüne çıktığı yerdir burası. Burada geçmiş çizilmiş resimler şeridi şeklinde akar bilincimizin üstünden. Bu esnada kültürel bilincimizin altında bir başka geçmiş sere serpe uzanmış keyfiyeti bir yaşam biçimi haline getirmekle, hürriyeti ise eylemsizliğe dönüştürmekle meşguldür. Tanımlandığı anda anlamını yitiren hürriyet içi boş bir kavram olarak gerçekleşememeye mahkûmdur demek çözüm değil, hürriyet varılacak bir son nokta değil, yakaladıkça kaçan bir haldir, özgürleşme her gün yeniden hayata geçirilen bir eylemdir falan şeklinde dillendirmek gerekebilir mevzuyu. “Ya kölelik ya efendilik,” “ya otorite oluş ya iktidarsızlık” gibi ikili zıtlaşmaların arasındaki kırılma noktalarında yaratılır kimlik. “Eşiktelik” platform vazifesi gören bir kimliktir. Bu platformda yanmaya tabi tutulur taraflar. Yanışlardan yeni şeyler doğar. Doğan şeyler ne biridir ne öteki. Ateşin bir ölçü birimine dönüştüğü uzamdır burası, zulmü neyle ölçeceğimizi bilen kişi sayısı kıttır burada. İdrak kabiliyeti cüzi kişi diye onuncu köye göndermezler kimseyi buradan. Oradaki gönderde bayrak yoktur. “Küllere dönüşümden yeniden doğmak mümkündür” diyenler varsa, bir de “küllere dönüşüp rüzgârda savrulmadan yeniden doğmak zamanıdır” diyenler vardır. Arada kalanın durumu şudur: Ben yeniden doğmak arzusunda değilim. Dolayısıyla bırakın yanayım ve onuncu köye gönder olayım. Yanmak mı lazım şimdi, yanmamayı başarıp dönüşmek mi? Ne gereği var oysa içinde bir öteki yarattın diye kendinden nefret edip yanmanın. İlişkiye geç onunla, kendine duracak bir yer bulma hususunda yardımcı olur sana.

***

Doğduk, kendimizi zincire vurulu bulduk. İdrak kabiliyetimiz cüzi olduğu için bunu anlamakta geç kaldık, anlayınca da “aslında zincir yok, ben var sanıyorum, burada sadece incir var, incir çekirdeğini doldurmayacak işlerle uğraşan insanlar var” deyip kaçtık. Zincirlerimizi okşuyoruz şimdi. Doğma büyüme zincirlikuyulu olduğum için zincirlerimin içime işlediğini yenile fark ettim. Zincirin Allahlına kavuştum ben şahsen bu dünyada; sağolun varolun, bu vatana yar olun.

***

Bu itlik kopukluktur. Ne gereği vardır hayatı kişiye zindan etmenin ve hatta bununla yetinmeyip ana rahmini bile mezar eylemenin? Hiçbir düşünce sistemi uymuyor tüzüğünüze, bir sistem olarak sistemsizlik ile aranızın iyi olduğu ise söylenemez, söylense de bir anlam ifade etmekten yoksunluğa mahkûmdur söylenen.

Tina Oelker

Ona buna bulaştım, kana karıştım, kanlarımız karıştı, zehre dönüştü zikredilen her söz. Ah bu ne cinnet ve celal, kendine kıyıcılığa panzehir olsun hayatım, sözel varlığım çözelti niyetine katılsın çalıntı literatürünüze. Yatıya kalmıyor maruz kaldığım düşünce eylemleri sizin düzeninizin yatağı oldukça sözlerim. Tutarsızlık hakim bir kere; neyi neyle ifade etmeniz gerektiğinden bihaber, söylem düzeyinde kombine sevkiyattan başka bir şey yaptığınız yok. Doğurgan veya üretken değil ilişkimiz. Tam aksine kendine kıyıcı özellikler barındırıyor bünyesinde. Bünye kaldırmıyor bunu, varlığı yokluğuna giden yolda emin adımlarla ilerlemek şeklinde sızıyor hayata. Sızıdan kaçılmıyor kaderden kaçıldığı gibi. Kader yazılır, çizilir, silinir, tekrar inşa edilir de sızısız bir siz ve biz tabut günlüklerinden, mezar mektuplarından öteye gitmez. Yapının kırılması, yapının içi ve dışı arasındaki sınırın çizilmesi ve aynı anda silinmesi ile mümkündür oysa. İlişkimiz bizi öldürüyor sonunda ve bütün ada onuncu köye dönüşüyor. Ya da bilmem kaçıncı eyalete, vilayete, ihanete… İşte bunun iyi bir şey olmadığını söyleyeni kusuyorsunuz dünyanın üstüne. Kaldırmıyor bünyeniz bizi, suçu işleyen siz olduğunuz halde cezayı çeken biz oluyoruz netice itibariyle. Sizli bizli konuşmanın gereği bundandır işte.

***

Durağan bir bütünlük izlenimi verecek şekilde yan yana yerleştirelim sizi, bizi, onları. Bugüne kadar düşünmüş olduğumuz her şeyi yeniden gözden geçirme süreci, yaratma süreci, tarihe atılan bayda, veyahut ta kendine yönelik şiddet, bu da tutmadıysa otoriteye edilen ihanet, yok edilmeye çalışılan varlık, olmayanın var farz edilmesi neticesinde ortaya çıkan tablo, çizilmiş resimler hepsi de işte…

Bunların yakılacağı platformun inşası şunun düşünülmeye başlanması ile başlar: Ben bugüne kadar hangi kişilerin hayatıyla oynadım, kimlerin yaşamında derin izler bıraktım, kimlerin cennetle cehennemin nikâh töreninde şahitlik etmesine izin vermedim, hangi geçmişi empoze ettim, hangisini dispoze…

***

Batan bir gemi düşün. İçinde kaptan ve köleler olsun. Kaptan için bu geminin batışı ölüm anlamını taşısın. Köleler içinse bu batış hürriyetin işareti sayılsın. İçine işlemiş zincirlerinden nasıl kurtulacak köle zincirlerine rağmen yüzüp yüzüp ıssız bir adaya ayak basmadığı taktirde?

Güneşin batışı onu bir daha görmeyeceğimiz anlamına gelmez tabii.

Özgürleşme bir süreçtir, öyle bir gecelik iş değil. Aşk gibidir yani, nefretle el ele, cennette ve cehennemde değil, kurmaca mitlerde ve belirli bir amaca hizmet etmek vazifesini ve eylem söylem bütünlüğünü akılda tutarak kaleme alınarak yaşama enjekte edilmiş tarihsel süreçlerde… Bir geçmişimiz olmalı belki, ama ne şekilde olmalı, kendimizi nasıl tanımlamalıyız, “biz” ne şekilde olmalı veya olmamalıyız? Kişi kendi kendisini yeniden yaratabilir. Bunu geçmişini her gün yeniden yazarak yapar. Bir limit olduğu farz edilmeden limiti aşmak gerektiğinden bahsetmek kafesin içi ile dışı arasındaki ayrımı ortadan kaldırır. Dolayısı ile ortaya şu çıkar: Kişi kendini aşması gerektiği sonucuna kendine limitler koyarak varır.

Rol yapmayı bırakınız rica edeceğim, niyetiniz nedir onu dillendiriniz. Salt şekil olsun diye kesilen ahkâmların kanları damlar tavandan, aman zehir niyetine içmesin çocuklar.

***

Tek gözün içinde pek çok göz… Evrenin semptomlarını dillendiren tavşanın gözleri… İki göz iki ayna arasında birbirini arıyor. Kendilerini kendi içlerinde kaybediyorlar. Kendi içlerine düşüyorlar. Bembeyaz bir gecede bıkmadan usanmadan tek bir yıldıza, hep aynı yıldıza bakıyorlar. Bütün yıldızlar spiral bir düşüşe hapsolmuşlar. “Ben” kendi içime hapsolmuşum. “Sen” beni sevmiyorsun. “O” senden nefret ediyor. “Biz” içimizdeki boşluğu bile tüketmişiz. “Siz” bizi anlamak istemiyorsunuz. “Onlar” aynaya bakıyor. Hiçkimse kendini göremiyor ve hiçkimse soruyor: “Ayna ayna söyle bana, ben miyim bu evrenin en transparan tavşanı?”