Alice in Chains

Alice kendine küsmüş, kimseyi görüştürmüyordu kendiyle. Her türlü tersine çevirmenin mübah sayıldığı, her nevi farklılığın el üstünde tutulduğu ve uzlaşmazlığın bütün yanlarının saygıyla ve özlemle anıldığı günlerin geride kaldığı bir dönemdeydik. Bu vesileyle Alice kendini çeşitli çeşitli farklı düşünceler üretmeye ve bu düşünceler içine hapsolmaya adamıştı. İnsanlara olan güvenini yitireli beridir kendini daha derin bir içeriğe sahip iletişim biçimlerinin keşfine vakfetmişti Alice.

Dikizlenen birer yaşamımızın olması, bu yaşamın her an sona erme ihtimaliyle karşı karşıya bulunması, nefretin nefreti doğurması, şiddetin şiddeti dölleyebilecek yeteneğe sahip olması ve entelektüel gevezeliğin moda haline gelmesi ve Alice’in tüm bunların farkında olmasıydı Alice’i kendine küsmeye iten. Kendine küsen Alice iletişimsel eylem hevesimi kursağımda bırakmakla kalmadı, ayrıca entelektüel açıdan iyi beslenip iyi beslememe de engel oldu. Olan bir başka şey de Alice’in bilincinin yerini bilinçaltının istila etmesiydi. Kedilerle fareler cinsi münasebette bulunuyordu Alice’in bilincinin altında. Altındaydı herkesin aklı Alice’in dışında.

Alice’in bilinçaltı: Hiç kimse beni sevmiyor. Yalnızlığın şöhretten farkı ne? Hiç kimse beni sevmiyor. Kediler fareleri döllüyor, kediler azalırken fareler artıyor. Sistemlerin temellerine düşlerini dizenlerdir geleceği “şekle ve şemale” sokanlar.

Alice’in bilinci: Geberteceğim seni, geberteceğim seni, geberteceğim… Üreme işteş bir eylemin ürünüdür. Üremenin anlamı ve görüntüsü değişmiştir. Bulanık bir bilincim ben. Birtakım Yaratıkların, başka yaratıkların varlığını sürdürmek için kendi varoluş alanlarını yok etmesi sözün konusudur. 

Bu elemli cümlelerin diş ağrısını andıran sahneler olması, bu sahnelerin içlerinin doldurulması gerekmesi, hastaların bu sahneleri severken aşka ve yelkenlilerin de rüzgara karşı gelmesi sebepleriyle, bakarken Alice’in suratına hastalar, “ben söyleyeceğimi söyledim vaktiyle” dedi Alice. Dedi Alice ki: “Ben söyleyeceğimi söyledim. Ben sizi sessizliğimle yargıladım.”

Alice’in en yakın dostu uyandırdı o sabah Alice’i karmaşık düşlerinden. Bir böceğe dönüşmüş olarak uyanmadığı için şükran çekti Alice. Şükran çektikten sonra bir de otuzbir çekti Alice. Yatağının zincirlerini lehine çevirmesi gerektiğini söyledi Alice’e Alice’in en yakın dostu. Alice’in en yakın dostu Alice’e dedi ki: “Yatağının zincirlerine vurulmuş olabilirsin, üzülme; sakin ol. Sakin ol yavrucuğum çünkü yatağının zincirleri seni düş dünyanın derinliklerine daldırıp hayal gücünü zenginleştiren birer araçtır. Evet, delirmektesin zincire vurulu olduğun için ve/fakat unutma ki bilincinin ve bilinçaltının muhteviyatı senin şunu idrak etmene engel teşkil etmemelidir: Hiç bir deli yeteri kadar deli değildir ve hiç bir akıllı yeteri kadar akıllı değildir. Delilik toplumun deliliğinin bir ürünüdür.”

Alice, zincirlerini unutmadan: “Deliliğe daha büyük bir delilikle karşılık vermekten söz ediyorsun sen.”

Alice’in en yakın dostu: “Evet ve bu yüzden ‘deli insan kendinden başka herkesi deli sanıp entelektüel gevezeliğe soyunur’ diyorlar arkamdan.”

Alice, zincirlerini yalayarak: “Hiç değilse deli olduğumuzun farkında olacak kadar akıllıyız biz; peki ya onlar?!”

Alice’in en yakın dostu gider. Alice’in en yakın dostu gittikten sonra Alice şöyle düşünür: “Aptallar hata yapa yapa akıllanırlar. Bunlar aptallıklarını yeni aptallıklarla ve envai çeşit hatalarla besliyorlar. Hata yaptıkça daha da aptallaşıyorlar, aptallaştıkça daha büyük hatalar yapıyorlar. Şu halde bilginin iktidarla olan ilişkisinin, aklın sınırlarının ve bilginin çağımız ortadoğuakdeniz ülkelerinden birindeki konumunun sorgulanması gerektiği inancı hakim duygu ve düşüncelerime. Duyguların ve düşüncelerin hürriyetin hakimiyetinden yoksun bir ortamda ve zamanda  dile getirilmesi, söz konusu ortamın ve zaman kesitinin bilgiye talebin minimal düzeylerde seyreylediği bir doğaya sahip olması ve dolayısıyla da zoraki çabalarla dil vasıtası ile hayata nüfuz ettirilmeye çalışılan fikirlerin delilik diye telakki edilen bir uğraş konumuna yerleştirilmesi, düşünce üretiminin bu coğrafyada var olamayacağı inancı ve hatta her türlü alternatif bakış açısının şımarıklık ve kendini beğenmişlik bellenişi elbette ki zamanla “radikal entelektüelliğin” ayıp sayıldığı, “entelektüel” kelimesinin dile getirilmesinin bile tüyleri diken diken ettiği, bilginin değersizleştiği ve retoriğin(etkileyici konuşma becerisi) iktidarı ele geçirdiği saçma sapan bir oluşumu dünyaya getirir. Bu oluşum kendi kendini her fırsatta yeniden yaratan görüntüde farklı totaliter söylemlerin oluşturduğu anlamsız monologlar karmaşasının anlamlıymış gibi görünen bir oyun formunda sahnelemesine zemin hazırlamaktadır. Olumlu yönde en ufak bir dönüşüm geçirmeyen, değişmeyen, kopuş yaşamayan, parçalanmayan bir toplumun bütünlüğünün gerekliliği her fırsatta gereksiz yere vurgulanırken, nesiller değişmekte ve/fakat ne “yasal muhalefet” ne de “yasadışı iktidar” değişmektedir. Bu durumda statükodan yani durumun zamana bağlı mevcudiyetinden söz etmek anlamını yitirirken, gerçek anlamda anti-statükocu tavırlar sergilemek de ceza gerektiren birer suç haline getiriliyor. Bir insana kırk kere deli dersen deli olmaz belki ama en azından kendini deli sanmaya başlar ki bu da zaten deliliğin yarısıdır. Diğer yandan kırk kere ‘bağımsızım’, kırk kere de ‘özgürüm’ dersen işte bağımsızlık ve özgürlük kırk kere uzaklaşır senden. Tersten ziyade farklı işleyen bir mekanizma gerekir düzlüğe çıkmak için bu çarpıklıktan. Bu çarpıklık ancak çarpıtma, daha doğrusu boşlukları doldurma yöntemiyle alt edilebilir. Yalan söylemenin, yani doğru sanılan şeylerdeki yanlışlıkları göstermenin duruma göre iyi yanları olabilir. Plato’yu eleştirmeyen Batılı düşünür kalmamıştır. Plato’yu eleştirmek demek ondan yararlanmamak demek değildir. Mesela Marx’tan yararlanmanın en iyi yolu Marx’ı eleştirmektir. Yani kısacası işte Plato’yu da, Kant’ı da, Marx’ı da, Derrida’yı da, onu da bunu da eleştireceksin, daha doğrusu bunlara eleştirel yaklaşacaksın; bunlar da insan. Bunlar da hak ediyor eleştirilmeyi. Bunların metinlerinde de boşluklar var. Diğer yandan kör bir inançla Aristo’nun, Sokrat’ın, Plato’nun isimlerini sıralamak ve “bunlar Gâvurdur” demek kişiye ve topluma ancak zarar verir. Eleştiri yeni bir şey söylemeli. Fikir dünyasında sınırlara ve barikatlara yer olur mu hiç?! Zaten çekmişiniz çizgileri dünyanın üstüne, hiç olmazsa beyinlerinizi bölüp de tıkmayın kendinizi ve bizi hücrelere. İnsan okuduğu şeye inanmalı ve/fakat okuduğu şeyin doğruluk ihtimali olduğu kadar yanlışlık ihtimalinin de olabileceği ihtimalini göz önünde bulundurarak kesin doğruluğuna veya kesin yanlışlığına inanmamalı. Köktencilik önce köktenciye köküne kadar girer, içeride totalitarizmi katleder, sonra özgürlüğü döller ve hemen akabinde de katar zulmü önüne kırbaçlar ölümüne. İnallahım perde!”

İşte bu saçma sapan düşünceleri aklından geçirerek entelektüel gevezelik eden Alice şuna kâni oldu en sonunda: “İnsanlara olan güvenimi yitireliberidir kendimi daha derin bir içeriğe sahip iletişim biçimlerinin keşfine vakfettim ben. Evet, ben zincirlerime şükrediyorum. Bu hale getirdiler işte beni. Hayal dünyamda boğulmaktan mutluyum. Tanrı zincirlerimi benden esirgemesin. Esirgemesin ki ona da şükredeyim. Ama sakın şunu sormadan edemeyeyim; deli olduğumun farkında olacak kadar akıllıyım ben, peki ya sen?!”

O, ki meçhuldür, kırbacını sıvazlayarak: “Kendime küstüm, kimseyi görüştürmüyorum kendimle, bu vesileyle de işte vurdum seni zincire kırbaçlıyorum ölümüne!”

Kıskançlık Krizi


Ta en baştan beri bu öyküye hiç bulaşmak istemedim aslında… Ve/fakat durumumun ceza gerektiren bir suç unsuru sayılması beni mecburen hayattan yazıya sızmaya mecbur bıraktı.
“Shakespeare’i cadalozlaştırmış, Sokrat’ı da kılıbıklaştırmış bulunuyoruz. Hatta o bilgeler bilgesi Derrida’yı bile bir sevgi ışığıyla geme vurup dizginledik ve onun sırtına bindik” diyor mesih.
Zampara yavşak, İsa’ya “hangisi ekmek sürahisi?” diye sorunca başladı işler ters gitmeye. Zampara yavşak’ın sorusu karşısında dili dişi kilitlenen İsa kafasının karışıklığı altında çatır çutur ezildi. Cem Yılmaz bunun üzerine “İsa çarmıha geril” dedi. Fişlenmişler ordusu iktidarın elindeki fiş sayısını geçince, meşruiyet krizi doğdu. Eylemlerini, yani baskı kurma, tahakküm altına alma stratejilerini meşrulaştırmakta zorlanınca iktidar, kitle ayaklandı. Meşrulaştırma krizinin doğuşuyla birlikte ortalık karıştı ve olanlar oldu. Benim bu öyküye sızmak zorunda kalmış olmamın sebebi ise yeni meşruiyet krizleri yaratmakla görevlendirilmiş olmamdır Tanrı tarafından. Tanrı’nın bana verdiği yetkiye dayanarak çok renkli perspektiflere feda ediyorum gençliğimin baharını. Bizim putatapan ozanlarımız yoktur. Bu yüzden de sessizliğin cezasını çekmekten kurtulmak lüksüne sahip değiliz. Neyse, meşruiyet krizinin temelinde yatan iktidarın söyleminin anlamını ve inandırıcılığını yitirerek çökmesidir. Kitleye yeni söylemler, yeni anlatım biçimleri sunmak meşruiyet krizini döller ve iktidarın sadece söylemini değil iktidarın kendisini de çökertir. Yani koltuğunun altında diploması olan herkes gibi ben de karşıyım herşeye. Bu sefer de, yani işte insan herşeye karşı olunca da söylem krizi doğuyor. Yani mesela bir insan kendinden başka herkese ve herşeye karşı olduğu için söylem krizi yaşamakta, ne diyeceğini bilememekte ve nitekim ne dediğini bilmemektedir… Söylem krizi meşruiyet krizinin doğmasına sebebiyet verir ve söylemin sahibini çökertir. Bu kaçınılmazdır. Bütün bunlar salt akademik sorunlar; bence Üniversitelerin Dil Bilimi, Felsefe ve Edebiyat fakültelerinde “söylem çökertme teknikleri” diye bir ders olmalı ve bu söylem çökertme işleri akademik bir çerçeve içerisine yerleştirilmelidir.
Özgürlüğü bir kenara bırakıp öyküye dönecek olursak, görürüz ki Yeşil Entarili Bir Kadın plajda güneşlenmekte ve güneşlenirken de Joyce’un kitabının 225’inci sayfasını okumaktadır. Ben bu sahnede sadece havada uçan türü belirsiz bir kuşumdur. Dolayısıyla sen de tüm olayları bir kuşun gözünden görüyor ve bir kuşun beyniyle algılıyorsun. Bu kuşun gözleri keskindir ve sezgileri kuvvetlidir. Kadının okuduğu satırları görür:
–Aristo’yu Eflatun’la kıyaslayan birini işittim mi kanım beynime sıçrıyor insan olsun.
—İkisinden hangisi, diye sordu Stephen, beni Cumhuriyet’inden sürerdi?
Sen düşünürsün: Demek ki herkesin bir diğerinden farklı bir Cumhuriyet tezahürü mevcuttur. Herkes Cumhuriyet’i kendince tanımladığı için kriz yaşıyoruz. Bu krizin adı kavram karmaşası krizidir. Bu kriz söylem krizine ve dolayısıyla da meşruiyet krizine sebep olur ve toplumun parçalanmasını sağlar. Parçalanan toplum artık bir daha eski yapısıyla bir arada bulunamayacağından, bütünlük için yeni bir yapılanmaya gereksinim duyar. İktidar bu yeniden yapılanmayı sağlayamazsa çöker ve el değiştirir. Bu el değiştirme yeni yapı kurulana ve toplum farklılıklara müsaade eden bir yapıyla yeniden oluşturulana kadar sürer. Sürer işte… Belki de insanlık ölene kadar sürer.
Özgürlüğü bir kenara fırlatıp öykümüze dönecek olursanız şunu görürsünüz:
Plajda yatan ve Joyce’un kitabını okuyan kadın düşünmektedir: Kanımca bu eser zamanımızın sanat çalışmalarında yaygın olan belirli varsayımları kavramamıza yardımcı olur. Derrida’nın ironik ciddiyeti de bunu doğrudan sağlar. İronik ciddiyet oyunu Rumlar ile Türklerin aşk ateşiyle yanıp tutuşmalarını sağlayabilir. Söylem çökertmenin en iyi yoludur ironik ciddiyet. Küstahlık barındırır bünyesinde…
Kadının sevgilisi denizden çıkmış ıslak ıslak kadına doğru yürümektedir. Yağmur başlar. Adam ıslanmamak için denize döner. Kadın kalkar arabaya biner, müzik dinler. Şarkı şudur:

Yavru ceylan gibi kaçar
Seke seke çaydan geçer
Nazo Gelin ayağına takar hal hal

Bir bakışı canlar yakar
Gülüşüne cihan değer
Nazo Gelin ayağına takar hal hal

Bu şarkıyla kendinden geçen kadın yurtdışına gitmek arzusuyla yanıp tutuşur. Sevgilisinin aptal olduğunu bildiği için vicdan azabı duymaksızın arabayı çalıştırır ve havaalanına doğru yola koyulur. Bu arada adam hala daha denizdedir, yağmur yağmaya devam etmektedir, kuş ortadan kaybolmuştur, olayları kimin bakış açısından gördüğümüz muammadır.
Havaalanında kadın “Aşırılığın Peygamberleri” adlı kitabın yazarını görür ve hemen oracıkta ona aşık olur. Neden aşık olduğunu kendisi de bilmemektedir ama olur. Hemen yazarın yanına yaklaşıp şunu söyler: “Derrida’nın en can alıcı noktalarda, sorgulayıcı ya da varsayımsal tarzlara yönelmesi rastlantısal değildir, böylece kendisini metninden uzaklaştırabilmekte ve söylediklerinin görünüşteki aleni gücünü yıkabilmektir. İşte hendek işte deve, ya atlarsın ya düşersin, zordur almak bizden kızı.”
Yazar hemen tepki verir: “Jacques Derrida’nın yazılarını yorumlamak, baştan sona zorlama bir eyleme girişmektir, çünkü Derrida, yazılarının anlamsız olduğunu ifade etmekte hatta kelimenin tam anlamıyla hiç bir şey ifade etmediğini ileri sürmektedir. Belki de ben yanlış anlamışımdır. Söğüdün dalı uzun, elim eline değmedi, varın anlayın gayrı…”
Bu sahneden sonra ben kadının kocası olarak ortaya çıkarım.
“Bu kim?” diye sorarım.
“Aşırılığın Peygamberleri adlı kitabın yazarı,” der kadın.
“Ben de Kurtalan Express’in basçısı,” derim.
“Çarşamba’ya kadar buradayım, o yüzden Cure’un şarkısına göre Cuma’ya kadar uzatmam gerekiyor kalış süremi. Biliyorsunuz o şarkıda Cuma günü aşık olma günüdür deniyor yüzsüzce,” der yazar.
“Bu kadının sevgilisi benim,” derim.
“Ben de bu öykünün yazarıyım,” der yazar.
“O sen değilsin, benim,” derim ben.
“Durun, durun. Buldum! Kavram karmaşası yaşıyoruz. Söylem tıkandı, saçmalığı meşrulaştırmakta zorlanıyor Tanrı, yazarın iktidarı çöktü, şimdi hayata dönme zamanı…” der kadın.
Kadın arabadaki radyoyu açık unutmuştur, Barış Manço söylemektedir, duyan yoktur: “Gönül ferman dinlemiyor, yaza yaza bitti kalem, bir gün elbet dolar çilem, bir gün olur devran döner, yaza yaza bitti kalem, gönül ferman dinlemiyor…”