Manolya ve Katatonya

Tahta bir sandalyede don atlet otururum. Hava çok sıcak. Nefes almakta zorlanırım. Su da yok. Bir esinti gelmesini temenni ederim. Bir esinti gelsin, öyle bir esinti ki evrenin derinliklerinden, dünyanın hala daha dönmekte olduğuna kani olayım. O da var odada. Oda kafamın içinde, biz odanın. Belli ki en az iki kişiyiz. Terliyoruz. Bir artı bir en az üç eder diye düşünürüz. Çok üzgünüz. Bunalıyoruz. Durumumuz gün geçtikçe kötüleşiyor. Her aşk kendi sonuna doğru ilerler. Her bilinç kendi ölümünü ister. Bu düşünceleri değiştirmek gerek. Herkes değişmek için önce yok olması gerektiğini beller. Bir durumdan bir başka duruma geçişin bir şeyin yok olup bir başka formda yeniden doğması olduğunu dillendirmeyi marifet beller kimi diller. Dönüşüyoruz evet, ama hangi yönde gerçekleşiyor dönüşümümüz. Gidiş iyiye doğru mu, yoksa kötüye? Korkunun ecele faydası kıttır elbet ve/fakat delirmekten korkmazsam nasıl muhafaza ederim akıl sağlığımı bu sıcakta. Bilincim donsa keşke de son bulsa bu delirme süreci. Panik yok ama. Acele etmemeli, geleceğin neler getireceğini merak etmekten vazgeçmemeliyim. Umut dölleme denir buna. Umutsuzluğun beni ne kendime direnmekten alıkoymasına izin vermemeliyim. Kısa bir süre sonra üzüntümün yerini deliliğe bırakacağı düşüncesi beni kendi anlam dünyama hapsetmekte kanaatimce. Delirmektense acı, keder, elem ve ızdıraplarımın rahimlik ettiği bir anlam dünyası içerisinde tek kişilik saklambaçlar oynuyorum. Kendi içimde yarattığım ötekine Manolya adını verdim. Manolya beni terk etmeyi marifet belleyen ve her terk edilişte çektiğim acılarla yaşamına anlam katan bir sevgili. Benden kaçıyor hep, saklanıyor ve sonra da onu arayıp bulmamı bulunca da peşinden koşmamı arzuluyor. Sadist bir kişi, benim acı çekmemden zevk alıyor. Bense bunu bildiğim için hiçbir şey yapmıyorum, sadece öyle, bu odanın içinde, bu tahta sandalyede, bu sıcakta, bu kafayla bekliyorum. Gelmiyor kimse, sevmiyor beni kimse. Ah Manolya, ne zaman çalacaksın kapımı, ne olur sanki gelsen gelmeden katatonya?

O ve ben. Hangimiz gerçek hangimiz sanal bilemiyorum. Kim kimi yarattı? Belki de birbirimizi doğurduk ve doğumdan hemen sonra ayrı yönlere doğru son sürat ilerlemeye başladık. Belki de ben diyorum bazen, ne biriyim ne de öteki. Ben belki de bu ikisinin arasında sıkışıp kalmış bir üçüncü kişiyim. Titreye titreye aynaya bakarım henüz delirip delirmediğimi anlamak için. Melûn melûn gözlerimin içine bakarım. Bakışıma “ben deliyi gözünden tanırım” düşüncesi hâkimdir. Yüz ifademde en ufak bir değişiklik olmaz. Çok bönleştim son dönemde. Tepki vermekten acizim. Çevremde etki yaratamamaktan muzdaripim. Günlerdir kendimden başkasını görmedim. Kendimden başkasının sesini duymadım günlerdir. Kendimden başkasına dokunmadım, kendimden başkasına zarar vermedim.

Ya Manolya gelecek ya katatonya. Ah katatonya, neden sanki Manolya’nın yokluğu senin varlığını kaçınılmaz kılmak zorunda? Aslında bir yarım severken seni, öteki yarım nefret ediyor senden. Ben seni seven yarımdan nefret ederken, senden nefret eden yanımı seviyorum. Bu durumu tersine çevirmeliyim. Ben seni seven yarımı severek senden nefret eden yarımı yok etmeliyim. Ben havada öyle baş aşağı asılı boşlukta salınıyorum gece gündüz demeden kendimi seni bir hapishaneye dönen kafamın içindeki mahkûmiyetinden kurtarmaya çalışıyorum. Ne kadar iğrenç bir aşk biçimi bu böyle. Ben sana değil, senin kafamdaki imgene aşığım Manolya ve işte senin bedensel yokluğun içimde değil, tam aksine dışımda bir boşluk yaratıyor. Boşluk benim içimde değil, ben boşluğun içindeyim; boşlukta bir o yana bir bu yana salınıyorum sevgili Manolya. Katatonya gelecek bir gün ve ben o gün geldiğinde senin kafamdaki imgeni katledeceğim kendimi hayatın dışına atmak suretiyle. Seni şeytanlara satacak, kutsal kitapların satır aralarına hapsedilmeni sağlayacağım. Vücudunla olsaydın hayatımda, zamanımda, odamda, sonsuz bir aşkla sevecektim seni, ama yoksun ya, nefret ediyorum senden, iğreniyorum hatta. 

Artık gelmesen de olur sevgili Manolya. Gelmiş gibi yap yeter. Gelme ama. Daha da uzağa git hatta. Siktir git kafamdan. Kafamın içindesin, bulamıyorum seni. O kadar yakınımdasın ki göremiyorum seni. Beklemek istemiyorum artık seni; sevmek de istemiyorum, nefret etmek de istemiyorum, kendimi seninle özdeşleştirmek de istemiyorum. Seni istemiyorum ama seni beklemekten başka bir şey yok beni hayatta tutan. Manyaklık bu. Bir manyak kılığına girip anlam dünyamın hâkimiyetini ele geçirdin, yetinmedin, anlam dünyamın kodlarıyla oynadın. Göstergeler birbirine girdi. Göstergeler, gösterenler, gösterilenler birbirlerini dölledi ve bir elin parmaklarını geçerek akıl ve ruh sağlımın muhafızlığını yapagelen duvarları aşarak içinde yüzegeldiğim denizleri taşırdı. Şuurum demir atacak yer, benliğim sığınacak delik bulamıyor gayrı. Taşkınlık beni toplum dışına attı. Sayende dışlandım Manolya. Kendimi karaya vurmuş, şehvetin uçsuz bucaksız sahillerinde amfibi yaratıklara yuvalık eden bir gemi kalıntısı şeklinde görüyorum her gece rüyamda.  İyiyle kötü arasında ayrım yapmaktan aciz kıldın beni. Benim için iyi olduğunu düşündüğüm şeylerin uzun vadede hayatımı bir felaketler zincirine dönüşmesine yataklık ettin. Kendi düşlerini benim düşlerimmiş gibi gösterdin herkese. Neredeyse beni bile inandırdın o düşlerin benim olduğuna. Ama biliyorum, ben hiç görmedim öyle düşü. Öyle bir düş ki ah düşüşüme hapsoluşumun resmi… Yanıyorum Manolya, katatonyadan betersin, çek canımı çıksın da er muradına. Bir dalga gibi gel, ıslat beni, yerle bir et sonra, içinde boğ, oradan oraya savur. Ama dur, yapma, bekle biraz daha belki bir esinti gelir evrenin derinliklerinden, beni bana, onu bana, seni sana getirir. Dün iki kişiydim, bugün üç kişiyim, kim bilir yarın kaç kişi olacağız bu odada. Kim bilir daha ne kadar ısınacak hava. Deliriyorum yokluğunda, veya öyle hissediyorum, veya öyle olmasından korkuyorum. Katatonyaya yem etme beni canım Manolya, mideye otururum ben, karaya oturan bir gemiyi anımsatırım sonra sana, kendimi üstüne kusar, seni sindirilmemiş benliğimde boğarım. Kapım çalınıyor Manolya. Geldiler. İçeriye girecekler. Beni götürecekler. Beni dışladılar, ben kendimi kendi içime hapsettim. Ben kendimi kendi inşa ettiğim hapishanede kaybettim. Beni toplum dışına attılar, şimdi içerden birileri benimle muhatap olmak arzusuyla yanıp tutuşuyor. Bu mümkün olabilir mi ki? Manolya, yoksa sen misin bu kapıyı çalan? Sen olabilir misin? Yoksa ben rahmin kapılarını mı çalıyorum? Yoksa kafamın içinde mi bu sesler? Bu odanın dışında sudan çıkmış balıktan farkım kalmayacak, çıkarsam eğer dışarıya, çıktığımda ben ben olmayacağım. Sinir sistemim iflas edecek, yerlerde tepinecek, kendimi oradan oraya savuracağım. Açsam mı kapılarımı? Kendimi özgür kılsam mı? Açılırsa, açarsam kapıyı, ya geri döneceğim rahme, ya da belki ilk ve son kez gireceğim tabutuma. Ya da belki bir sürpriz olacak ve hiç beklenmedik bir anda ve şekilde beni kendime döndürecek bir melek gelmiş olacak Ama ya sonra her melek gibi o da kaybolursa? Ya her zaman olduğu gibi ben kendimi bulur bulmaz onu kaybedersem? Bilemiyorum. Sen en iyisi hiç çalma kapımı. İtme beni. Çekme de. Ben kendim düşerim düşeceğim yere. Görmüyor musun boşluk bile yok içimde. Her yerimi kendinle doldurdun, kendini içime hapsettin, ben dışında kaldım. Hasta bir aşkı kattım önüme sanki kırbaçlıyorum acıyı ölümüne ve her kırbaçla biraz daha güç kaybediyorum çünkü “beni öldürmeyen şey beni güçlü kılar” düşüncesine katılmakta güçlük çekiyorum artık. Ben eşiktelik tutsağıyım, hep aradayım, hep dönüşüyorum, bir geçişe hapsoldum, nereden gelip nereye gittiğimi sorma bana, anla, meçhuldür varacağım yer de en az kaçtığım yer kadar. Belli ki ne ev var bana bu dünyada, ne de el. Ben şimdi buradayım, sen nerdesin Manolya? Hangi zamanda kaybettim hatırlamıyorum seni, kim bilir hangi mekânda bulacağım yarın sabah uyanınca kendimi.

Ertesi sabah uyandığımda kendimi geçmişe hapsolmuş bulurum. Hatıralar ölümcül olabilir. Olup bitmiş olayların bugünde yarattığı etkilerden minimal hasarla sıyrılmak pek kolay olmayabilir. Dün olanları bugünün gözleriyle görmeliyim belli ki. Öyle bir görmeliyim ki dünümü bugünüm ve yarınım dünümden daha yaşanabilir, daha mutlu olsun işte. Manolya’dan nefret etmekten vazgeçmeliyim. Manolya’yı sevmekten de vazgeçmeliyim. Manolya’ya karşı ve Manolya için en ufak bir his barındırmamalıyım bünyemde. Ona karşı duyarsızlaşmalıyım. Manolya’nın bana yaptıklarını unutmasam da onu affedebilmeli ve defterden silmeliyim, tereddütsüz. Manolya’yı ne kara defterime, ne de kırmızı defterime yazacağım. Manolya’yı beyaz üstüne beyaz çizecek, onu kendim için görünmez kılacağım. Onu tarihime hapsetmeyecek, böylelikle kendime karşı durmaktan ve geçmişimi bugünüme ve yarınıma zarar verecek şekilde okumaktan vazgeçeceğim. Kararlıyım. Manolya’nın kendi zayıflıklarını ve kendi hastalıklarını dillendirerek bana karşı birer silah haline dönüştürmüş olması gerçeğini değiştiremeyeceğim belki, ama en azından onun tuzaklarına düşmediğimi kendime kanıtlayacak, hasta ve zayıf bir kişi olmadığımı göstereceğim herkese.

Manolya bana sık sık sorardı: “Paranoya var mı sende?” Paranoyak olan kendisiydi aslında. Söylerdi bana:“Senin için endişe ediyorum. Seni terk edersem canına kıyacağından korkuyorum.” İntihara meyilli olan da kendisiydi. Manolya, karşısında zayıf karakterler görmek ister, hep zayıf ve hasta kişilerle ilişki kurardı. Böylelikle kendisini güçlü ve sağlıklı hisseder, ilişkide hükmeden taraf rolünü oynadığına inanarak aşkı hasta ederdi. Ne mutlu Manolya’ya şimdi; aşkımı öldürmeyi başardı. Çok sevinmesin ama, zira kazanmak istediği zaferi kazanamadı; ben hayattayım hala, son derece iri ve diri, şimdi ve burada…

Kendi içimde bir öteki yarattım. Kendi içimde yarattığım öteki benden daha güçlü çıktı ve zamanla benliğimi ele geçirerek kendisini ötekilikten kurtardı. Şimdi ben kendi içimde yarattığım ötekinin içinde bir ötekiyim. Kendi benliğimde azınlık konumuna düştüm, kendi evimde yabancılık çekiyorum şimdi ben.

Bu odadayım hala. O da bu odada. Bu oda benim dışımda, ben bu odanın içindeyim. Biz bu adada çok odalar yarattık kafalarımızda. Sonra o odalara hapsettik kendimizi. Anahtarları pencerelerden dışarıya attık. Pencereleri kapayarak tahtalarla kapladık. Bu sandalyede oturuyorum ben hala. Terliyorum. Manolya bir hayalet gibi geziniyor ortalıkta. Arada sırada yanıma yaklaşıp suratıma melun melun bakıyor. Delireceğim günü iple çekiyor. İnadına delirmiyorum, o üstüme geldikçe akıllanıyorum hatta. Akıl sağlığımın muhafazasını tanrıya havale ettiğimden haberi yok Manolya’nın. Tanrıya inancı sorgulamakla geçiriyor günlerini ve gecelerini Manolya. Tanrıya inanca şiddetle karşı Manolya. Allah seni kahretsin sevgili Manolya. Allah senin gibi sevgiliyi düşmanımın başından bile eksik etsin. Kim bilir belki de ben tanrıya olan inancımı Manolya tanrıya karşı durduğu için pekiştirmeye giriştim, ne kadar da sersemim ama, o kadar ki sersemlik doğru kelime değil adeta. Manolya’nın inadına yaşıyorum belki de ben. Belki de ben aslında hiç istemedim ne Manolya’nın tanrıya olan inancımı pekiştirmesini, ne de alkolün tanrıya olan inancımı sarsmasını. Ama belki de ben Manolya karşısında zayıf düştüğüm için tanrıya sığındım. Şimdi tek dileğim tanrıdan deliliğe naklimi mümkün mertebe ertelemesi, hatta bununla da kalmayıp Manolya’yı da yanına alarak başımdan çekip gitmesi. Bir gün gelecek metafiziğin bu kara sularından çıkaracağım ak başımı ve gökyüzüne bakarak beyaz bir gecede tek bir yıldızı arayacağım. Öyle bir tek yıldız ki öyle bir beyaz gecede, insan beyaz üstüne beyaz çizilmiş, öyle çizildiği için görünmeyen sevgilisini gördüğünü hissetsin ona bakınca. İçimden içime akan ve akarken beni yaran nehirlerin gün geçtikçe beni bölerek çoğalttığını kavrayalı çok olmadı. Çoğalıyorum. Duygu ve düşüncelerimi yoğun bir kargaşa şeklinde hayata geçiriyorum. Ama onları hayata geçirirken onlara belirli bir düzen empoze ediyorum. Kendi anlam dünyamda boğulmamak için yapıyorum bunu. Anlam dünyamın hâkimiyetini elimde tutmalıyım ki başkaları gelip kodlarımla oynamasın. Çünkü başkaları gelip kodlarımla oynarsa neler olacağını biliyorum. Manolya da biliyordu başkalarının anlam dünyalarının kodlarıyla oynamanın nelere yol açabileceğini. Ama Manolya kötü bir insandı ve bu yüzden de elinden geleni yaptı anlam dünyamı allak bullak etmek için. Bilincimin yüzeyine çıkmayı başardım ama ben. Bunu Manolya’yı ne kara ne de kırmızı defterime yazarak yaptım. Manolya beni kendi içine hapsetmeye çalışmıştı ya, ben de buna karşı kendimi Manolya’nın dışına hapsedecek şekilde yeniden yaratmaya giriştim. Kendimi yeniden yaratmaktayım şu anda. Bunu hissediyorum, hissedebiliyorum. Hissetmekten aciz değilim henüz. Hatta her geçen gün her şeyin her bakımdan daha iyiye gittiğini hissedebilecek kadar ileri gittim son dönemde. O kadar ki, yaydan çıkan bir okun geriye dönüşü olmayan bir yola koyulmuş olduğunu ve/fakat işte bu okun aslında asla hedefe varamayacağını, zira okun hedef diye varmakta olduğu şeyin aslında okun hedefi olmayabileceğini ve işte hedef dediğimiz şeyin okun önüne çıkan ilk engelin okun asıl hedefi bellenmesi sonucu oluştuğunu kavradım. Hedefim yok benim veya tek hedefim önüme çıkan engelleri aşıp hedefsiz bir uçuşa hapsolmak, böylece özgürleşmeyi, yani hem kendimden hem de Manolya’dan kurtuluşu bir dönüşümler dizisi şeklinde yaşayarak varlığımı bir oluşum süreci şeklinde hayata geçirmek. Manolya’dan kurtulmakta olduğumu hissediyorum. Hedefime yaklaşmakta olduğumu hissetmekten çok uzağım ama…

 

Sorunun ne olduğunu bulduğumu sanıyorum. Neden sanki yaptığım her eylemin ve düşündüğüm her düşüncenin gerçeklik kazanabilmesi için Manolya’nın tanıklığına gereksinim duyuyorum? Aşk aşka aşık olmak değil ki. Arzulanmak arzusu arzunun alabileceği en iğrenç şekil değil mi sanki? Trajedinin sınırına dayadım sırtımı, ya hüngür hüngür ağlayıp kendi gözyaşlarımda boğulacağım, ya da işler daha kötüye gidemeyecek hale gelirse daha iyiye gider felsefesinden hareketle karnıma sızılar girene dek kahkahalar atacağım. Keder yerini deliliğe bırakır yavaş yavaş ve gözyaşları çaktırmadan kahkahalara dönüşür, ne ilginç… Ben şimdi bu odada hayatın bir kumar olduğunun bilincine varan bir kişi, kumar oynamayı sevmeyen ama kader dediğimiz şeyin rastlantı ve zorunluluğun birleşiminden başka bir şey olmadığını idrak eden ve bu yüzden de kumar oynamaktan başka seçeneği olmadığına kani olmuş bir kişi, kumar oynamayı sevmediği halde kendini hayatı kumar oynar gibi yaşamak zorunda hissettiği için aşkta kaybeden bir kişi, her zarla, her hamleyle, her elde yenilgiye yeni yelkenler açan bir kişi, yenilgilerini zafere dönüştürmek için didinip duran, didindikçe kendini kendi içinde kaybeden, kendi içine gömülen, kendine yabancılaşmış, kendine yabancılaştığı için doğru dürüst yemek yemeyen, kendine özen göstermeyen, kendini sevmeyen bir benlik, benim olmaktan çıkmış bir ben işte, benden içeri bir ben, beni dışına hapsetmiş bir ben, kattım içimdeki şu kendini bilmez, yersiz yurtsuz ötekinin acısını önüme, kırbaçlıyorum ölümüne ve işte her kırbaçla bir adım daha yaklaşıyorum ölümüme, çünkü Nietzsche’nin “beni öldürmeyen şey beni güçlü kılar” düşüncesine katılmakta güçlük çekiyorum artık. Hayata o kadar değer veriyor, yaşamı o kadar ciddiye alıyorum ki, kahkahalarla gülüyorum kendi halime gözünüzün önünde elaleme ibret olsun diye, başka ne yapabilirim ki? 

İki Gemi, Bir Deniz

iki gemi bir deniz“Hayvanlar mı doğru söyler sence, insanlar mı?”

“Hayvanlar.”

“Doğru. O takdirde doğru söylüyorum diyen insan ben hayvanım demektedir aslında.”

“Doğru.”

 Birbirlerinin sonlarını hazırlayacak şekilde birbirlerini “sevmek” için kullanan iki insanın sıradışı hikâyesi…

Basında çıkanlara inanmayın sakın. Şehrin ışıkları ne kadar da turuncu adeta kırmızı ve misafirperver. Burada fakir ama iyi yürekli ve dürüst bir mahalle halkıyla, düzenlerini bozmak isteyen kabadayıların mücadele tarihine yer yok. Gel cenneti gör. Aşk, aldatma ve intikam üçgeninde gezinen bir film çekmiyoruz burada. Ne de aşkı yüceltiyoruz. Ne de onu melodramın klişeleşmiş anlatım tarzından kurtarıp gerçekçi boyutlarıyla aktarıyoruz.

Deniz asla uyuyamayacakmış gibi yatıyor yatakta. Yatmadan önce bütün gece benim resmimi çizmeye çalıştı. Galiba asla uyuyamayacak. Resmimi çizemedi, daha çok bir karikatüre benzedi resmim. Portre karikatürüne, karikatür portresine. Hep söylüyorum ona, “resmi boşver, beceremiyorsun işte, yazar ol sen”, dinlemiyor beni, ille ressam olacak. Hayır, yeteneği olsa bir şey demeyeceğim, ama yok. Yazıya yeteneği var ama yazı yazmayı da sevmiyor. Halımız da leş olmuş. Yıllardır aynı halıyı kullanıyoruz. Kim bilir kaç kişi kusmuştur bu halıya? Deniz uyudu. Kendini kendi içinde kaybeden insanlar artık uyuyamazlar. Herşeye rağmen kasılacak bir şey bulurlar, belki de bu kâbuslarının elbet bir gün sona ereceği umududur. Son zamanlarda tarla fareleri bile böyle düşünür olmuşlardır. Onlar da geceleri yalnız uyuyamazlar, hayallerinin gerçeğe dönüştüğü noktada onlar da insan olurlar. Bu onların işte asla sonlanmayan kâbuslarıdır. İniş aşağı tırmanışların sarsıntı boyutundaki yakarışların mutluluk taciri  mahkûmların bile olur hayallerinin gerçeğe dönüştüğü ve cezasız kalan suçları ve asla sonlanmayan kâbusları ve sen bile diyebilirsin ben senden geçtim de geldim diyebilirsin sen bile ve reytingi yüksek yalanlarınla, sefil sefil koştura koştura dönercinin önünden geçen bir kedi bile yemezken benim içinden kurtçuklar çıkan dönerimi ama sen yumuşak bir sesle içime düşersen ben de düşersem bile içime… Tolerans sıfır.

 “Neden geldik dünyaya?”

“İnsan olmaya.”

Duygusallıktan öte bir şey bu. Komadaki bir insanın gördüğü düşler gibi veya belki de bunalıma girmemek için Faverin tedavisi gören, Emesdon enjeksiyonuna rağmen kasılan bilinciyle ölecek bir kanser hastasının düşünceleri. İşte öyle gerdim sinirlerimi, yatıya kaldı kâbuslarım. Sanki her gün bir gece önce ölmeksizin yeniden çıkacakmışım gibi ana rahminden. Bir gün mutlu, bir gün mutsuz. Bunlar Denizin kendi rüyası hakkında yaptığı açıklamalardı uyurken. Belli ki benimle paylaşmak istemişti rüyasını ama bunu bilmeden yapmıştı bunu. 

Ertesi akşam çok geç kalktı Deniz. Ben bu arada halıyı yıkadım, temizlenmedi, gittim yeni bir halı aldım. Deniz halıyı hiç beğenmedi. “Bu halı çok çirkin, hatta hayatımda gördüğüm en çirkin halı” dedi, sonra da halıya tükürdü. Hâlbuki halının suçu yoktu, Denizin benim suratıma tükürmesi gerekirdi. Ben de Deniz’in suratına tükürdüm bu hatasından dolayı ve sonra bunu oyun ettik, birbirimize tükürmeye başladık koşuşturarak. Günler böyle geçiyordu işte. Evlenecektik neredeyse.

Kaza günü. Boğazdayız. Çörek ve hellim yiyoruz. Sonra Karpaz’a gideceğiz. Kış. Yağmur yağıyor.

“Sen bir salaksın Deniz, senin kadar salak bir kadın görmedim daha önce?”

Tanışmamızdan bir buçuk sene sonra söylemiştim bu lafı ve tabii ki Deniz yüzüme tükürmüştü. Sonra hellim ve çöreklerimizi bitirip, ayranlarımızı da içip Karpaz’a gitmiştik. Yolda yaptığımız tek şey birbirimizi aşağılamaktı. Sonra cinsi münasebette bulunan eşşekleri görünce birbirimizin yüzüne tükürmüştük.

“Erkeklerden çok çektin galiba?”

“Evet, suratıma sıçmadıkları kaldı.”

Gidip yeni bir halı daha aldık. Halının üstüne oturup neskahve içip pisgot yedik. Pisgotları neskahvelere batırıp batırıp yedik. Sonra şiir okuduk. 

Bu arada opak gözlü, kırmızı benekli sarı balık seyre dalmışken batan geminin mallarını ve rencide ederken istiridyeleri, mor gözlü eşşek balığı haince planlarını yürürlüğe sokmak için uygun zamanı kolluyordu. Yürürlük. Yürürdük Altın Kumsal’da.

“Buralarda bir evimiz olsaydı keşke.”

“Keşke.”

“Lefkoşa çok çirkin. Bir mezarlığı anımsatıyor adeta bana. Evler beyaz birer mezar sanki.”

Beyaz bir dörtlük neşreden balıkçı şair oltasını atmış kafa dinliyordu. Sınırsız bir özgürlüğe yelken açan yeşil benekli beyaz gemiden el sallayan sarışın kız o kadar uzaktan bile aşık edebilmişti eskinin balıkçı şairini ve şimdinin dönerci çırağını kendine. Geçmişin ölü tanıkları neden susuyor? Her yer su ve/fakat içecek bir damla bile yok.

“Doktor bey, bana bir intihar reçetesi yazar mısınız?”

Tüm gemiler sırra kadem, benim elimden düştü kalem. Balık yoksa balıkçı şair ne yazsın? Deniz yoksa başını hangi taşa vursun?

Çöllere dalsın çöllere, yeşil ördek gibi çöllere, deniz onun neyine?

Hindistan’dan bir esinti gelse Gandi’nin ruhunu getirse, pasif pasif dirensek!

İstiridyeler teker teker çıktılar Denizin sepetinden. Karpaz’a kar yağıyordu o sabah; eşşekler donup donup öldüler. Alice harikalar diyarını terk etti ve Ares’le evlenmeye gitti. İstiridyeler kıyafet balosuna gidecekmişçesine neşeli ve kostümlüydüler. Çiçek yüklü bir gelin arabası şarampole yuvarlandı. Gelincikler hep soldu. Devir seyir devriydi. Bak sana su getirdim. Yaa, haklısın, her yer su ve/fakat içecek bir damla bile yok.

“Telefonu kapa. Mümkünse bir daha konuşmayalım.”

Tıp fakültesini bitirdikten beridir kırmızıyı sevemez oldum. Senin neden aklın uzun saçın kısa?

“Doktor bey bana bir intihar reçetesi yazmanızı rica edeceğim.”

“Tabii. Deniz’di değil mi adınız?”

“Ya, öyleydi.”

Yüzyıl geçti, istiridyeler bizden nefret etti ve evreni fethetti.

Akşam yemeğinde opak gözlü, kırmızı benekli sarı bir balık yediler. Kedilere de verdiler.

Size çok hayati bir tavsiyem var; sakın şeffaf bir duvarı hafife alıp yıkmazlık etmeyin. Büyüklerden korkmayın. Birbirinize sarılın, o yeter. Onlar yapamadı, siz yapın.

Küçüktüm, beni yediler, midelerine taht kurdum! Ve dedim ki:

“Sadakat yaşamsalsa aşk ölümcüldür.”

Olmayan pek çok şey var daha.

İki arkadaşım geldi az önce, bana üç sigara bıraktı gitti. Rica etmiştim, “üşeniyorum dışarı çıkmaya, bana biraz sigara bırakın” demiştim. Hayatın hızına erişmek istemiyorum. Hayatın hep bir adım gerisinde gitmekle kendimi emniyette hissetmekten ve bu yanılsamayla bile yeterince mutlu olamamaktan muzdaribim. Hayatın ırzına geçmek istiyorum aşkımın ırzına geçtiklerinden beridir. Şekersiz ama anasonlu öksürük pastillerine benzetiyorum aşkı da yaşamı da. Kimisi sever, kimisi sevmez ama öksürüğün varsa emmek zorundasın, başka seçeneğin yoktur. Ha! Diğer yandan hayallerin gerçeğe dönüştüğü bir yer mutlaka vardır ama hayaller gerçeğe dönüşünce hayal olmaktan çıkar diye bir senaryo da vardır. Beklendiği gibi olmayabilir tabii hayaller hayata nüfuz edince. Hayal esnek ve gevşek bir şeydir; kurulur, bozulur. Durağan bir bütünlük izlenimi verecek şekilde yan yana yerleştirmek lazım hayallerle hayatı.

Henüz olmamış pek çok şey var.

Deniz bu aralar Postyapısalcı Anarşizme doğru emin adımlar atmaya yelteniyor sık sık. Resimlerini Postyapısalcı Anarşizm üzerine ve daha başka doğaüstü –izmler üzerine yazılmış kitapları okuyarak yapıyor. Kelimelerin resimlerini çizmeye çalışıyor. Cümleler anlamlıdır. Onu bundan alıkoyamıyorum tabii. Mümkün mü? Hayır, yani teori üretmenin bir eylem biçimi olarak pratiğin ta kendisi olduğunu düşünürsek evet de, acaba bunu düşünebilir miyiz? Yani şöyle düşünelim: Diyelim Deniz bugüne kadarki tüm teorilerden farklı bir noktadan hareketle oldukça farklı bir uzamda, adeta bu zamana ait olmayan bir uzamda ilerleyen bir teori üretmeyi başardı, acaba onun bu eylemi zaten sistem dışına çıkmış olduğu için bir pratik sayılabilir mi?  Teoride düzenin dışına çıkmış olmak pratiğin ta kendisi olarak nitelendirilebilir mi? İşte soru bu. Düzenle dalga geçer gibi sanki, ama ben gene de emin olamıyorum haliyle hayalimden. Ben nasıl emin olayım ki? Kimim ki ben? Hem sonra ne fark eder ki? İşte bu yüzden Deniz’i salıverdim. İstediği gibi konuşma özgürlüğü tanıyorum ona, istediği gibi düşünme alanı. Deli gibi koştursun sahil boyunca. Eğer beni rahatsız ederse demek ki o haklı. Yani demek ki evet, ben de haklıyım o haklıysa; düzen dışı teori pratik olarak nitelendirilebilir ve bu da…benim için bir tehdittir. Mesela geçen gün Deniz niyetinin ne olduğunu masamın üzerine bıraktığı şu yazıyla ifade etti:

 

Hikmet Dino Fikri

 

Ne çizdin Abidin?

Ağaç resmi çizdim Nazım.

Dallarını güzel çizmişsin Abidin.

Ağaçları severim Nazım.

Peki, bana, mutluluğun resmini çizebilir misin Abidin?

Mutluluk üç boyutludur Nazım. Sen bana şiirle mutluluğu anlat, sana resmini çizeyim.

***

Mutsuzum Abidin.

Ben de Nazım.

Neden bu kadar mutsuzuz Abidin.

Komiğiz de ondan Nazım.

***

Dersini aldın değil mi Nazım?

Ben dersimi aldım ama sen şiiri hala yazmamışsın Abidin.

Şimdi bitiriyorum Nazım.

Bekliyorum Abidin.

***

Bekledin ama değdi Nazım.

Hani? Bu mu mutluluk?

Budur Nazım.

Bu ne biçim mutluluk Abidin?

Bu iki boyutlu bir Mutluluk resmidir Nazım.

***

Olmamış Abidin, mutluluğun resmini çizememişsin.

Ama bakıyorum bu arada sen insanların okuyunca mutluluktan ölebileceği şiirler yazmışsın Nazım!

Şiirlerim bu yüzden mi yasaklandı dersin Abidin?

Bişey demiyorum, dur bari çizeyim Nazım.

***

Şimdi ben senin mutluluk resminin şiirini yazsam ve onları yan yana koysak, belki bir yerlere gelebilirdik Abidin.

Belki Nazım; yarım boyut kalırdı mutluluğa…

***

Abidin?

Efendim Nazım.

İnşallah mutluluğu görürsün rüyanda.

İnşallah Nazım.

İyi geceler Abidin.

İyi geceler Nazım.

***

Günaydın Nazım.

Günaydın Abidin.

Rüyamda mutluluğun resmini gördüm Nazım?

Nasıldı? Çizebilir misin Abidin?

Üç boyutluydu Nazım. Çizemem.

Sen boyut olarak değil de renk olarak görmeye çalışsan mutluluğu, belki çizebilirdin resmini Abidin.

Belki Nazım. Sen de belki kelimeler şeklinde görsen mutluluğu, şiirini yazabilirdin.

Belki Abidin. Belki o zaman mutlu olabilirdik.

Çizebilirdim resmini mutluluğun…

Yazabilirdim şiirini…

Mutlu olurduk…

Belki…

Anlıyorum aslında Deniz’i. Yazdığı bu yazıyı okuduktan sonra, içimden, “keşke bunlar da konuşulsaydı, belki o zaman mutlu olabilirdik” dedim. Anlıyorum Denizi. Anlıyorum ama anlayacak o kadar çok şey var ki, boğuluyorum içinde…

“Uyumsuzuz!”

“Bu en doğrusu”

“Farkımız olmadığı halde uyumsuzuz”

“…..”

Seni düşünüyorum. Ben senin beni gerçeğe dönüştürdüğünü, beni, işte gerçekleştirdiğini düşünüyorum. Sense benim seni sevmeme izin vermiyorsun, bile bile sadece aşk olduğunu hayatı yaşamaya da ölmeye de değer kılan tek şeyin. Ve sen benim seni sevmemden korkuyorsun ve sen bile korkuyorsan benim seni sevmemden… aşktan şüphe duymaya ve gerçekleşememeye mi mahkûmum ben?

“Sen beni düşünmüyorsun.”

“Baksana tatlı tatlı gülümsüyorum sana. Seni düşünmüyorsam seni düşünmem gerekmediği içindir.”

“Her lafın yalan, her baktığında yüzünde o acı dolu gülümseyişi görüyorum ve senin için ve benim için artık çok geç olduğunu fark ediyorum. Ayrılmamız için çok geç olduğunu…”

“Ya sen, ya da ben ötekini öldüreceğiz bir gün nasıl olsa.”

“Her gün, her gece aynı muhabbet.”

“Ben seni sen akşamları uyurken bile özlüyorum ama.”

“Sen de benim uyuduğum saatlerde uyu o zaman.”

“Biliyorsun ki ben gündüzleri uyanık kalmaya dayanamıyorum, ayriyeten geceden başkası yardım etmiyor bana üretimlerimde.”

“Ürettiğin bir şey olsa yüreğim yanmayacak.”

“Olacak. Şimdi bekliyor. Olacak. Bekliyor.”

“Bence hep bekliyor olacak.”

“Gecenin rahatlatıcı bir etkisi olduğuna…”

“Ne?”

“Siktiret.”

Kanlar akıyordu Deniz’in her yerinden. Gel cenneti gör diyordu sanki bakışı. Delirdin mi sen Deniz? Sinek gibisin, sinek gibi ezilmişsin kendi beyninin altında. Ağzından çıkan kanlarda beni de boğmaya kalkıştı Deniz. Gel diyordu, gel, tek istediği benim de gitmemdi, gitmedim.

Elini tuttum sonra, bana da bulaştırdı, ikimiz de durmaksızın kanıyorduk. Ben beyin boşluğuma düştüm, o beyninin kenarından evrene el salladı. Gel diyordu, gel, gittim. Ağladım, güldüm ve gittik. Anlamlıydı kelimeler. Gitmeden önce böceklerin, arıların, sineklerin, fillerin, balıkların, kuşların ve yılanların, düşerlerse çıkabilmeleri için, lavabo, banyo ve tuvaletlere tuvalet kâğıtlarından yolcuklar yaptık. Çünkü lavabo, banyo ve tuvalet yüzeyleri kaygan olur ve içeriye düşen veya kendi isteğiyle giren bu hayvancıklar dışarıya çıkamaz. Çıkmak için uğraşırken yorgun düşer ve uykuya dalar, ölür. Bunu önlemenin en kolay yolu, tuvalet kâğıtlarını banyo, tuvalet ve lavaboların içine, onların dışarı çıkabilecekleri şekilde yerleştirmektir. Tuvalet kâğıdı bile hayat kurtarabiliyor bazen diye düşünmeyi ihmal etmedik.

(Bu hayat, ah bu hayat ne de çabuk değişiyor mümkün mertebe ve mümkün olan her yönde. Gözlerimi açtığımda göremediğim şeyler ihtiva ediyor bu hayat ve sanki ben bunu daha önce de düşünmüş gibiyim. Beni uyarın, baş etmek imkânsız bununla, ne yaptığımı bilmiyorum ben).

Tamamen net her şey. Nasıl ki gözler açılınca körleşirse beynin gözleri…

Bundan sonra kaderimizi tayin yetkisi beyinlerimizde değildi artık. Kanayan beyinlerimizle ve içimize akan gözyaşlarımızla uygarlığın çöplüğüne doğru arzu sellerinde boğulmaya yazgılı ve karaya koşan kertenkeleler misali ilerliyorduk… Deniz ve Ben.

Terlerimizin ve spermlerimle kanının buluşma noktasının gizini aradığımızı bilmeksizin ilerliyorduk. OLAMAZDI!!! MANTIKLI GÖRÜNEN TEK BİR ŞEY… En tatlı ruhi bunalımlar ve en tatlı ve en tatlı erişim ağları ve hayaletlerini kusan bir gemi misali yeni bir Nuhgemisi misali en tatlı ruh dökükleri ve… Kırık dökük bir ruhu bırakıp kırık dökük bir yaşamla geri geldim ben.

“Ben sanıyordum ki bu eşşekler…”

“Sana saygı duymuyorum.”

Beni nasıl da öyle çırılçıplak bırakıp gitti ama… Deniz bu düşünceyle yaşayacaktı ölümü uzunca bir süre ve pek çok iyilik meleğini kendine esir edip insanlığı rezil edecekti, ta ki yırtılan gökyüzünden mavi benekli sarı bir canavar gelsin de kurtarsın yanılsamaları bilincin hâkimiyetinden…

O hissediyordu ve ben onun hislerini düşünce sanıyordum. Nerdeydik biz yoksa neresi bizdeydi mi? Deniiiiz. Denizdeydik ve maviştik.

Radyoyu aç.”

“Başım ağrıyor.”

“Radyoyu aç.”

“Başım ağrıyor” 

Medyaya sakın ola inanayım demeyin. Onlar yarattıkları yapay gerçeklikle insanların kafa yapısını şekillendirerek iğrenç bir geleceğin temellerini atarlar genellikle. Biz asla düzene karşı gelmedik. Ve ben kendimi asla kaybetmek istemedim ve siz asla bizi anlamak istemediniz. Biz sadece sizin bizim kim olduğumuzu bilmenizi istedik. Şan istedik şöhret istedik her şey filmlerdeki gibi olsun istedik sadece hayatta olduğumuzu bilmek ve bilmenizi istedik ki biz de varız; tıpkı filmler gibi.

Cenazede ağlamayacağıma söz vermiştim kendime! Bunun saçma olduğunu bilmiyordum. Bilmek istemiyorum, anlamanızı da beklemiyorum. Sadece onun kim olduğunu bilin yeter. Her şey paramparça, kırık, dökük, hayatlar, ruhlar. Yeşil bir kahve gibi sanki. Kendi içimi görmem kendimi ve onu, yani ikimizi beraber, bizi,  onun ölümünün loş ışığı altında yeniden yaşamamla gerçekleşti. Ben gerçekleştim. Şimdi artık tamamen ve kuşkusuz mekânsız ve uzamsız yalnızım.

“Seninle uyumak için onca yol teptim ben.”

“Boş sokaklar gibisin.”

“Nedir bu? Bir şarkı mı?”

“Gerçek.”

“Keşke uçmasaydın.”

“Yatalım mı?”

“Uyuyalım.”

“Resmimize son şeklini verelim.”

Deniz iskemleye oturdu ve hemen uyudu. Zamansız ve uzamsız bir düşü bir tek o gördü. İki gemi denizde bir yere gidiyordu. Gemiler battı, Deniz kalktı, resmi bitirdi. Portre karikatürünü… Karikatür portresini…bitirdi. İronik bir rastlantıydı hayat eğreti bir monolog.

“Bu muydu hayat?”

“Buydu.”

“Peki öyleyse, bir daha.”

Eşşekler anırır Aİ Aİ.

“Hapşuu!”

“Çok yaşa.”

“Böyle bitecekseydi neden başladı ki?”

“Belki de hayatı taklit etmiştir.”

“Hapşuu!”

“…….”

Dünya sürekli değişiyorken, neydi ki gerçek aşk? Kırık dökük bir ruhtu onlarınki. 

“Burnumu çizmeyi unutmuşsun. Kulaklarımı da yanlış yere çizdin.”

“Durağanlık yoksa bütünlük hiç olmadı diye düşünmüşümdür belki de senin yerine.”

“Çok yaşa.”

“Hapşuuu!”

“Tesadüf işte.”

Solda bir tabela yoktur: Dikkat Eşşek Çıkabilir.

“Cenazenin kaldırılmasındaki yardımlarınız için teşekkür ederim.”

“Bir şey değil efendim. Kırık dökük bir tabuttu onunki”

“Sizce hayvanlar mı doğru söyler, insanlar mı?”

“Hayvanlar söyleyemez ki!”

“Doğru.”

Tüm bu gördüklerim tabutumda gördüğüm düşler olamazdı elbet. Tüm bu olanlar ya soyları ikibinoniki yılında tükenecek kaplanların, ya da soyları zaten tükenmiş olan dinozorların kâbuslarıydı olsa olsa yoksa aşk ne demeye örtsündü ki üstümü bir tabutun kapağı misali yapacak başka işi olsaydı insanlığın tükenmekten başka… Tuvalet kâğıtları bile yetmiyordu. Yoktu hiç çıkış yolu. Şu körakıl ölükuşlar kusmaktan başka bir işe yaramıyordu. Kırık dökük bir tabuttu hayat.

“E aşkolsundu be hayat!”

Ölü…Yorum Londra

Ölüyorum, çünkü özlüyorum. En çok kime öl dersiniz? En çok özlediğinize? Artık özlememek için?

Kapalı kapılar ardında kalmış, oldukça donuk sorular bunlar ve Londra’nın böylesine soğuk ve her zaman olduğu gibi yağmurlu bir gecesi için de oldukça gereksiz. Böyle saçma sapan sorulara yanıt aramaktan daha önemli işlerim var benim yapacak.

“Ciğerlerimde bişey var benim.”

“Ciğerlerinde bişey yokdur, kafada bişey var senin.”

Yağmur ve soğuk pek etkilemez beni ama gene de işte daha önemli işler söz konusu. Her sabah kalkarım. Zorla kalkarım her sabah. Sonra, zaten herkes zorla kalkar her sabah diye teselli bulurum kendim için başkalarında. Beni buraya getiren sebepler var tabii, yok değil yani. Güya altı yıl önce hem biraz çalışıp para kazanmaya, hem de bir iki ay tatil yapmaya gelmiştim buraya; geliş o geliş; hala daha “tatil” yapıyorum. Gideyim buralardan diyorum, olmuyor. Nereye gideceğim ki? İyi ki Linda var. Linda da olmasaydı nasıl katlanırdım tüm bu ruhsal ve fiziksel acılara. Ne acı bir gerçek bu, ama işte Londra’nın da tek alternatifi; Linda’yı bir uyuşturucu gibi kullanmak; acıları dindirmesi için. Alternatif sıfır. Tolerans had safhada…

Rambo, evet Rambo’yum ben burda. Asıl adım, ki onu neredeyse unutacağım, Osman; ama sağolsun sevgili ustam Rambo der bana. “Rambo hade abim git iki okga maşrumcuk, üçer okga da bomilargacığnan badadezcik al da “busy” olacayık birazsora”. Giderim, alırım, gelirim. Hiç ikiletmem; hatta birer okka da fazladan alırım belki daha “busy oluruk” biraz sonra diye. Adım Osman ama işte aslında Rambo… Giderim, alırım, gelirim.

Yolda hiç horoza rastlamam. Sadece “rastamannar” ve “ganjamannar” görürüm. Hep mutlu, hep neşelidir bu “rastamannar” ama hiç horoz yoktur işte Brixton’da ve hep gidip beykıncık, maşrumcuk, domadezcik, badadezcik alırım ben Brixton Market’ten. Hiç acele etmem, sola bakarım sağa bakarım. Elimde bira, sakin sakin yürürüm. İki saat geride kalmıştır, saat 9:00’dır ve önümde on saat daha vardır bulaşık yıkayarak, badadez soyarak, İngilizi, Jamaikalıyı, İtalyanı şunu, bunu besleyerek geçirilecek, grillin önünde, ayakta ve/fakat işte hiç horoz yoktur Brixton’da ve ben her sabah biyolojik saatimin yardımıyla göz açarım Brixton’a; o ölesiye kara, ücra, Güney Londra çöplüğüne. Karnım toktur ama saatim yoktur; tavan arasındaki odamdan Paris trenlerini seyrederim. Penceremden bir kilise görünür; saatin kaç olduğunu oradan öğrenirim. Saat yediye on var; yedide işimin başındayım. Sağolsun kilisenin saati.

“Nerdesin be, kaç saatda alın ama iki okga şeyi. Geç hade soy hem doğra genneri da öylen oluyor, gelecek müşderiler”.

“Tamam tuvalete gideyim iki tayka da soyar hem doğrarım”.

“Ne tuvaleti be gene? Bütün gün hiç çıkman o tuvaletten. Sıçasın diye öderik seni? Hem sıçma acıkmayasın da hep cepden gider”.

“Sıçacak değilim babi”.

“Ya napacan? Otuzbir çekecen? Gene gördün tabii garıları, gancıkları yolda sokakda..”

“İşeycem”.

“Hade hade işe da soy artık o badadezleri, hep dil oldun gene”.

Böyle bir konverzasyondan sonra aşağıya inip, gülmekten doruk noktasına ulaşan, dayanılmaz bir acıya dönüşen işenmişlik hissimi ortadan kaldırma eylemine girişirim. Yukarıdan bir ses: “Rambo, gelirkan iki balık hem half-pounderinan bizelye da getir yukarı. Annadımın be? O yarım okgalıklardan.” Gülsem mi ağlasam mı diye düşünmeye fırsat bulamadan, karın ağrılarıma karın ağrıları katan, kasıntı boyutunda ölümcül ikinci bir gülme krizine girerim. Zaten ağlamak kime, ne getirdi ki bu zamana kadar? Madem ki başka şansım yok o zaman yapılması gereken şey zevk almak tarzı bir düşünce, aklımdaki düşüncenin sadece bir kısmıdır ve yağmur hala daha yağmaktadır. Yağsın. Daha çok yağsın. Zaten bizi pek etkilemez yağmur çünkü günün on iki saati dam altındayızdır biz. Grillin önünde, bangonun arkasında. Gecelerse malum; hal mi kalır sokağa çıkıp gezmeye?

“Tu kops of ti, van kop of kofi. No şugar in nan”

“Çirz meyt, pliz hev e sit, its redi in e minit”.

“Getirdin be?”

“Getirdim”

“Ha sor bakayım nesder o araplar”. Giderim, sorarım, gelirim. “Nesdellermiş?”

“Söylemişler”

“Çekdiler da geldiler galiba gene. Neyisa bırak genneri. O gancık nesder oraşda? Git bak bakayım genne”

“Hangisi?”

“Aha o ki şimdi geldi re”

“Ha, gardaşımdır babi o. Ziyarete geldi beni Kıprısdan”

“Hınk. Amman anam. Sori be abim, bilmezdim”

“Yok yahu bişey deyil”.

“Ver genne nesdersa da bendendir”

Görüldüğü üzere ustamla çok iyi anlaşırız. Günlerimiz öyle güle oynaya, yarı şaka yarı ciddi geçer gider. Yaşıyor muyuz ölmekte miyiz hiç önemi yoktur. Önemli olan hiçbir şey kalmamıştır ki zaten artık; hepsini alıp götürmüşlerdir bizden. Bazen iki paralık insanlar yaptığımız yemeği beğenmez; söver, sayar, aşağılar. “Fuckin’ foreigners”; böyle der bize “asil İngiliz”. Hiç utanmayız, hiç utanma yoktur bizde, çünkü biliriz ki konumumuzun sorumlusu, hatta belki de suçlusu biz değiliz, başkalarıdır. “Bizi buralara düşürenler, bizi kendi memleketimizden edenler utansın” deyip geçeriz, geçer gideriz.

İki üç yılda bir tatile gidecek olsak bin pişman. Memleket elden gitmiş; artık orda yabancı, burda yabancı. Yalnız bir farkla; burada “fuckin’ foreigners” orda “ Londuralılar”. Nereye gidelim? Neresi bizim evimiz? Bilinmiyor.

Bir gün benim usta, dükkânın otuz yıllık müşterisi, her gün hiç aksatmadan gelen ve genelde maşrumcuğu, domadezciği, badadezciği, sütcüğü alıp da gelen eski Lefkoşa’lı Nigo’ya şöyle demişti:

“Kıprıs’a gidiyom Nigo, iki hafdalığına tatile. Bişey isden? Ne getireyim saa, gonyacık monyacık?”

“Bişey isdemem oğlum. Yannız Bandabulya’da Amet Dayın varıdı; git bir bak genne bakayım daha yaşarsa da getir ba bir resmini zere esgiden yanyanaydı bizim dükyannar Bandabulya’da. Hem versin sa pulyacık getiresin da canım çekdi çok. Ma bak bura, de ge ki ben yolladım se da zere huysuzdur pezevek”.

Ustam tatile gitti, geldi. Gitmez olaydım deyerek geldi. Gitmezden bir gün evvelki çocuksu heyecanının yerini nefretle karışık bir hüzün almıştı. Anlattı anlattı bitiremedi. Memleketin durumunu öyle bir anlattı ki, duygularımın ölmediğini, hala da insan kalabildiğimi anladım. Bana yurt sevgisini ve insan olmayı anlattı. Bana beni anlattı ve beni ağlattı. Ama benden daha çok ağlattığı birisi vardı; kan ağlattığı… Gözyaşındaki kanın etten akan kandan daha kan olduğunu bilen birisi…

“Hoş geldin oğlum”.

“Yasu Nigo, bos bais?”

“Napalım oğlum aha, sen napan? Noldu buldun Amet Dayını?”

“Buldum Nigo, buldum da bulmaz olaydım”.

“Noldu re, vermedi sa pulyacık?”

“Amet Dayı bildiğin Amet Dayı deyil artık Nigo. Amet Dayı yokdur artık. Çok hasdadır Amet Dayı; tumarhanaya kapatdılar geni, çok fenadır durumu, insan gılığından çıkmış dedi oğlu. Oğlu bakar artık dükyana, ma pulya mulya satmaz. Ne pulyacık galdı artık ne da bok. Senin dükyanı da bir Türkiyalıya verdiler. Bandabulya esgi Bandabulya deyil artık. Arasda’ya gidelim dedik gitmişkan bircez çif potin alalım bizim çocuklara, in cin top oynar. Galmadı Nigo artık onda bize göre bişey. Allah yaksın beni gitdikden birafda sora canatardım geleyim geri. Sinir hasdası oluyordum onun içinde. Tatile gitdik güya; yok garının akrabalarnı ziyaret, yok bizimkileri, yok ora, yok bura. Yannız paramızı seveller Nigo onda, yok bizi. Bilmezler o şu her gün oniki saat eşşek gibi işlerik bu bokun içinde da gazanırık guduzu, bilmezler ki vakıt bile bulmayık harcaylım da onun için birikir para, beytambal galsın. Annadım şimdi neçin gitmen kaç sene var Kıprıs’a. Onda bundakından daha yabancı hisseden çünkü gendini. Annadım neçin her gün giden o Brixton Hill Park’dakı ya o Kılapam (Clapham)’ dakı efgaliptoların altındakı gannepbaya oturun da bakının sağa sola bişey göresin. Memleketini geri isden sen Nigo. Amet Dayıyı geri isden sen , ama Amet dayım yokdur artık Nigo, gitdi Nigo Amet dayı, götürdüler geni Nigo. Amet Dayıyı isden sen oturasınız baraber o efgalipdoların altındakı gannepbaya da gonuşasınız, bilirdin ki delirdi Amet Dayı ha Nigo? Deyil Nigo? Ma inanmazdın, inanamazdın Nigo, isdemezdin inanasın. Al, aha getirdim saa Amet Dayı’nın tumarhanada çekilmiş resimlerni.”

Nigo tek bir laf etmedi. Dudakları titredi. Gözünden bir damla yaş aktı. Yürüdü, gitti; bir daha da gelmedi.

Nigo, benim ustanın kaynatasının en yakın dostuydu. Ustamın kaynatası öldükten sonra Nigo dükkâna gelmeyi kesmemişti. Hiç bir şey değişmemişçesine her gün aynı saate gelip, aynı saate gitmişti; ama artık Nigo da yoktu. O da gitmişti. O da kopmuştu. Neydi benim adım? Hatırlayamıyordum ki. Neydi Allah kahretsin, Osman mıydı? Ümit miydi? Ozan mıydı? Neydi?

pipebaby

Kopmuştum, kopmuştuk, kopuyorduk, kopuyorum. Londra bizi koparıyordu; koparıyorlar bizi Kıbrıs’tan türünde düşüncelerle çaresizce boğuşurken ben, Thames bütün pisliğiyle, ölü bir dinginliği taklit edercesine, gelişmenin çöplüğü, uygarlığın tüm artıkları, teknolojinin leşleri arasında sonsuz uykuya yatan duygularımızı içine katıp, sessiz sessiz akmaktaydı. Yağmur yağıyordu. Hava serindi hatta soğuktu. Aşıklar Thames’in kenarında huzur ve şuh içerisinde birbirlerini öpüp kokluyorlardı. Yanımdan bir bisikletli geçti; Maykıl Caksın’ın “Thriller” adlı şarkısını haykırıyor, aşıkları tedirgin ediyordu. Artık sonuna geldiğim sigaramı tam Thames’e savuracaktım ki, yanından geçmekte olduğum yaşlı İngiliz dilenci: “Sigaranı Thames’e atma, ver ben öldüreyim onu” dedi. Verdim. Big Ben üç kere vurdu, ona baktım durdu. Thames’e baktım akmıyordu. Thames de durmuştu. Yaşlı İngiliz hareketsizdi, her şey durmuştu, sanki Londra donmuştu. Yeryüzünün pusuda yatan ölümüydü sanki o akşam Londra ve ben horozların üürrüüüü’süne uyanmayı çok özlemiştim, özlemiştim, özlüyorum, ölü…

Thames-Embankment-London