İki Gemi, Bir Deniz

iki gemi bir deniz“Hayvanlar mı doğru söyler sence, insanlar mı?”

“Hayvanlar.”

“Doğru. O takdirde doğru söylüyorum diyen insan ben hayvanım demektedir aslında.”

“Doğru.”

 Birbirlerinin sonlarını hazırlayacak şekilde birbirlerini “sevmek” için kullanan iki insanın sıradışı hikâyesi…

Basında çıkanlara inanmayın sakın. Şehrin ışıkları ne kadar da turuncu, adeta kırmızı ve misafirperver işte… Burada fakir ama iyi yürekli ve dürüst bir mahalle halkıyla, düzenlerini bozmak isteyen kabadayıların mücadele tarihine yer yok. Gel cenneti gör. Aşk, aldatma ve intikam üçgeninde gezinen bir film çekmiyoruz burada. Aşkı ne yüceltiyoruz, ne de onu melodramın klişeleşmiş anlatım tarzından kurtarıyoruz.  Lakin her ne hikmetse aşkı gerçekçi boyutlarıyla aktarıyoruz gene de işte.

Deniz asla uyuyamayacakmış gibi yatıyor yatakta. Yatmadan önce bütün gece benim resmimi çizmeye çalıştı. Galiba asla uyuyamayacak. Resmimi çizemedi, daha çok bir karikatüre benzedi resmim. Portre karikatürüne, karikatür portresine. Hep söylüyorum ona, “resmi boşver, beceremiyorsun işte, yazar ol sen”, dinlemiyor beni, ille ressam olacak. Hayır, yeteneği olsa bir şey demeyeceğim, ama yok. Yazıya yeteneği var ama yazı yazmayı da sevmiyor. Halımız da leş olmuş. Yıllardır aynı halıyı kullanıyoruz. Kim bilir kaç kişi kusmuştur bu halıya? Deniz uyudu. Kendini kendi içinde kaybeden insanlar artık uyuyamazlar. Herşeye rağmen kasılacak bir şey bulurlar, belki de bu kâbuslarının elbet bir gün sona ereceği umududur. Son zamanlarda tarla fareleri bile böyle düşünür olmuşlardır. Onlar da geceleri yalnız uyuyamazlar, hayallerinin gerçeğe dönüştüğü noktada onlar da insan olurlar. Bu onların işte asla sonlanmayan kâbuslarıdır. İniş aşağı tırmanışların sarsıntı boyutundaki yakarışların mutluluk taciri  mahkûmların bile olur hayallerinin gerçeğe dönüştüğü ve cezasız kalan suçları ve asla sonlanmayan kâbusları ve sen bile diyebilirsin ben senden geçtim de geldim diyebilirsin sen bile ve reytingi yüksek yalanlarınla, sefil sefil koştura koştura dönercinin önünden geçen bir kedi bile yemezken benim içinden kurtçuklar çıkan dönerimi ama sen yumuşak bir sesle içime düşersen ben de düşersem bile içime… Tolerans sıfırın altında…

 “Neden geldik dünyaya?”

“İnsan olmaya.”

Duygusallıktan öte bir şey bu. Komadaki bir insanın gördüğü düşler gibi veya belki de bunalıma girmemek için Faverin tedavisi gören, Emesdon enjeksiyonuna rağmen kasılan bilinciyle ölecek bir kanser hastasının düşünceleri. İşte öyle gerdim sinirlerimi, yatıya kaldı kâbuslarım. Sanki her gün bir gece önce ölmeksizin yeniden çıkacakmışım gibi ana rahminden. Bir gün mutlu, bir gün mutsuz. Bunlar Denizin kendi rüyası hakkında yaptığı açıklamalardı uyurken. Belli ki benimle paylaşmak istemişti rüyasını ama bunu bilmeden yapmıştı bunu. 

Ertesi akşam çok geç kalktı Deniz. Ben bu arada halıyı yıkadım, temizlenmedi, gittim yeni bir halı aldım. Deniz halıyı hiç beğenmedi. “Bu halı çok çirkin, hatta hayatımda gördüğüm en çirkin halı” dedi, sonra da halıya tükürdü. Hâlbuki halının suçu yoktu, Denizin benim suratıma tükürmesi gerekirdi. Ben de Deniz’in suratına tükürdüm bu hatasından dolayı ve sonra bunu oyun ettik, birbirimize tükürmeye başladık koşuşturarak. Günler böyle geçiyordu işte. Evlenecektik neredeyse.

Kaza günü. Boğazdayız. Çörek ve hellim yiyoruz. Sonra Karpaz’a gideceğiz. Kış. Yağmur yağıyor.

“Sen bir salaksın Deniz, senin kadar salak bir kadın görmedim daha önce?”

Tanışmamızdan bir buçuk sene sonra söylemiştim bu lafı ve tabii ki Deniz yüzüme tükürmüştü. Sonra hellim ve çöreklerimizi bitirip, ayranlarımızı da içip Karpaz’a gitmiştik. Yolda yaptığımız tek şey birbirimizi aşağılamaktı. Sonra cinsi münasebette bulunan eşşekleri görünce birbirimizin yüzüne tükürmüştük.

“Erkeklerden çok çektin galiba?”

“Evet, suratıma sıçmadıkları kaldı.”

Gidip yeni bir halı daha aldık. Halının üstüne oturup neskahve içip pisgot yedik. Pisgotları neskahvelere batırıp batırıp yedik. Sonra şiir okuduk. 

Bu arada opak gözlü, kırmızı benekli sarı balık seyre dalmışken batan geminin mallarını ve rencide ederken istiridyeleri, mor gözlü eşşek balığı haince planlarını yürürlüğe sokmak için uygun zamanı kolluyordu. Yürürlük. Yürürdük Altın Kumsal’da.

“Buralarda bir evimiz olsaydı keşke.”

“Keşke.”

“Lefkoşa çok çirkin. Bir mezarlığı anımsatıyor adeta bana. Evler beyaz birer mezar sanki.”

Beyaz bir dörtlük neşreden balıkçı şair oltasını atmış kafa dinliyordu. Sınırsız bir özgürlüğe yelken açan yeşil benekli beyaz gemiden el sallayan sarışın kız o kadar uzaktan bile aşık edebilmişti eskinin balıkçı şairini ve şimdinin dönerci çırağını kendine. Geçmişin ölü tanıkları neden susuyor? Her yer su ve/fakat içecek bir damla bile yok.

“Doktor bey, bana bir intihar reçetesi yazar mısınız?”

Tüm gemiler sırra kadem, benim elimden düştü kalem. Balık yoksa balıkçı şair ne yazsın? Deniz yoksa başını hangi taşa vursun?

Çöllere dalsın çöllere, yeşil ördek gibi çöllere, deniz onun neyine?

Hindistan’dan bir esinti gelse Gandi’nin ruhunu getirse, pasif pasif dirensek!

İstiridyeler teker teker çıktılar Denizin sepetinden. Karpaz’a kar yağıyordu o sabah; eşşekler donup donup öldüler. Alice harikalar diyarını terk etti ve Ares’le evlenmeye gitti. İstiridyeler kıyafet balosuna gidecekmişçesine neşeli ve kostümlüydüler. Çiçek yüklü bir gelin arabası şarampole yuvarlandı. Gelincikler hep soldu. Devir seyir devriydi. Bak sana su getirdim. Yaa, haklısın, her yer su ve/fakat içecek bir damla bile yok.

“Telefonu kapa. Mümkünse bir daha konuşmayalım.”

Tıp fakültesini bitirdikten beridir kırmızıyı sevemez oldum. Senin neden aklın uzun saçın kısa?

“Doktor bey bana bir intihar reçetesi yazmanızı rica edeceğim.”

“Tabii. Deniz’di değil mi adınız?”

“Ya, öyleydi.”

Yüzyıl geçti, istiridyeler bizden nefret etti ve evreni fethetti.

Akşam yemeğinde opak gözlü, kırmızı benekli sarı bir balık yediler. Kedilere de verdiler.

Size çok hayati bir tavsiyem var; sakın şeffaf bir duvarı hafife alıp yıkmazlık etmeyin. Büyüklerden korkmayın. Birbirinize sarılın, o yeter. Onlar yapamadı, siz yapın.

Küçüktüm, beni yediler, midelerine taht kurdum! Ve dedim ki:

“Sadakat yaşamsalsa aşk ölümcüldür.”

Olmayan pek çok şey var daha.

İki arkadaşım geldi az önce, bana üç sigara bıraktı gitti. Rica etmiştim, “üşeniyorum dışarı çıkmaya, bana biraz sigara bırakın” demiştim. Hayatın hızına erişmek istemiyorum. Hayatın hep bir adım gerisinde gitmekle kendimi emniyette hissetmekten ve bu yanılsamayla bile yeterince mutlu olamamaktan muzdaribim. Hayatın ırzına geçmek istiyorum aşkımın ırzına geçtiklerinden beridir. Şekersiz ama anasonlu öksürük pastillerine benzetiyorum aşkı da yaşamı da. Kimisi sever, kimisi sevmez ama öksürüğün varsa emmek zorundasın, başka seçeneğin yoktur. Ha! Diğer yandan hayallerin gerçeğe dönüştüğü bir yer mutlaka vardır ama hayaller gerçeğe dönüşünce hayal olmaktan çıkar diye bir senaryo da vardır. Beklendiği gibi olmayabilir tabii hayaller hayata nüfuz edince. Hayal esnek ve gevşek bir şeydir; kurulur, bozulur. Durağan bir bütünlük izlenimi verecek şekilde yan yana yerleştirmek lazım hayallerle hayatı.

Henüz olmamış pek çok şey var.

Deniz bu aralar Postyapısalcı Anarşizme doğru emin adımlar atmaya yelteniyor sık sık. Resimlerini Postyapısalcı Anarşizm üzerine ve daha başka doğaüstü –izmler üzerine yazılmış kitapları okuyarak yapıyor. Kelimelerin resimlerini çizmeye çalışıyor. Cümleler anlamlıdır. Onu bundan alıkoyamıyorum tabii. Mümkün mü? Hayır, yani teori üretmenin bir eylem biçimi olarak pratiğin ta kendisi olduğunu düşünürsek evet de, acaba bunu düşünebilir miyiz? Yani şöyle düşünelim: Diyelim Deniz bugüne kadarki tüm teorilerden farklı bir noktadan hareketle oldukça farklı bir uzamda, adeta bu zamana ait olmayan bir uzamda ilerleyen bir teori üretmeyi başardı, acaba onun bu eylemi zaten sistem dışına çıkmış olduğu için bir pratik sayılabilir mi?  Teoride düzenin dışına çıkmış olmak pratiğin ta kendisi olarak nitelendirilebilir mi? İşte soru bu. Düzenle dalga geçer gibi sanki, ama ben gene de emin olamıyorum haliyle hayalimden. Ben nasıl emin olayım ki? Kimim ki ben? Hem sonra ne fark eder ki? İşte bu yüzden Deniz’i salıverdim. İstediği gibi konuşma özgürlüğü tanıyorum ona, istediği gibi düşünme alanı. Deli gibi koştursun sahil boyunca. Eğer beni rahatsız ederse demek ki o haklı. Yani demek ki evet, ben de haklıyım o haklıysa; düzen dışı teori pratik olarak nitelendirilebilir ve bu da…benim için bir tehdittir. Mesela geçen gün Deniz niyetinin ne olduğunu masamın üzerine bıraktığı şu yazıyla ifade etti: 

Hikmet Dino Fikri

Ne çizdin Abidin?

Ağaç resmi çizdim Nazım.

Dallarını güzel çizmişsin Abidin.

Ağaçları severim Nazım.

Peki, bana, mutluluğun resmini çizebilir misin Abidin?

Mutluluk üç boyutludur Nazım. Sen bana şiirle mutluluğu anlat, sana resmini çizeyim.

***

Mutsuzum Abidin.

Ben de Nazım.

Neden bu kadar mutsuzuz Abidin.

Komiğiz de ondan Nazım.

***

Dersini aldın değil mi Nazım?

Ben dersimi aldım ama sen şiiri hala yazmamışsın Abidin.

Şimdi bitiriyorum Nazım.

Bekliyorum Abidin.

***

Bekledin ama değdi Nazım.

Hani? Bu mu mutluluk?

Budur Nazım.

Bu ne biçim mutluluk Abidin?

Bu iki boyutlu bir Mutluluk resmidir Nazım.

***

Olmamış Abidin, mutluluğun resmini çizememişsin.

Ama bakıyorum bu arada sen insanların okuyunca mutluluktan ölebileceği şiirler yazmışsın Nazım!

Şiirlerim bu yüzden mi yasaklandı dersin Abidin?

Bişey demiyorum, dur bari çizeyim Nazım.

***

Şimdi ben senin mutluluk resminin şiirini yazsam ve onları yan yana koysak, belki bir yerlere gelebilirdik Abidin.

Belki Nazım; yarım boyut kalırdı mutluluğa…

***

Abidin?

Efendim Nazım.

İnşallah mutluluğu görürsün rüyanda.

İnşallah Nazım.

İyi geceler Abidin.

İyi geceler Nazım.

***

Günaydın Nazım.

Günaydın Abidin.

Rüyamda mutluluğun resmini gördüm Nazım?

Nasıldı? Çizebilir misin Abidin?

Üç boyutluydu Nazım. Çizemem.

Sen boyut olarak değil de renk olarak görmeye çalışsan mutluluğu, belki çizebilirdin resmini Abidin.

Belki Nazım. Sen de belki kelimeler şeklinde görsen mutluluğu, şiirini yazabilirdin.

Belki Abidin. Belki o zaman mutlu olabilirdik.

Çizebilirdim resmini mutluluğun…

Yazabilirdim şiirini…

Mutlu olurduk…

Belki…

Anlıyorum aslında Deniz’i. Yazdığı bu yazıyı okuduktan sonra, içimden, “keşke bunlar da konuşulsaydı, belki o zaman mutlu olabilirdik” dedim. Anlıyorum Denizi. Anlıyorum ama anlayacak o kadar çok şey var ki, boğuluyorum içinde…

“Uyumsuzuz!”

“Bu en doğrusu”

“Farkımız olmadığı halde uyumsuzuz”

“…..”

Seni düşünüyorum. Ben senin beni gerçeğe dönüştürdüğünü, beni, işte gerçekleştirdiğini düşünüyorum. Sense benim seni sevmeme izin vermiyorsun, bile bile sadece aşk olduğunu hayatı yaşamaya da ölmeye de değer kılan tek şeyin. Ve sen benim seni sevmemden korkuyorsun ve sen bile korkuyorsan benim seni sevmemden… aşktan şüphe duymaya ve gerçekleşememeye mi mahkûmum ben?

“Sen beni düşünmüyorsun.”

“Baksana tatlı tatlı gülümsüyorum sana. Seni düşünmüyorsam seni düşünmem gerekmediği içindir.”

“Her lafın yalan, her baktığında yüzünde o acı dolu gülümseyişi görüyorum ve senin için ve benim için artık çok geç olduğunu fark ediyorum. Ayrılmamız için çok geç olduğunu…”

“Ya sen, ya da ben ötekini öldüreceğiz bir gün nasıl olsa.”

“Her gün, her gece aynı muhabbet.”

“Ben seni sen akşamları uyurken bile özlüyorum ama.”

“Sen de benim uyuduğum saatlerde uyu o zaman.”

“Biliyorsun ki ben gündüzleri uyanık kalmaya dayanamıyorum, ayriyeten geceden başkası yardım etmiyor bana üretimlerimde.”

“Ürettiğin bir şey olsa yüreğim yanmayacak.”

“Olacak. Şimdi bekliyor. Olacak. Bekliyor.”

“Bence hep bekliyor olacak.”

“Gecenin rahatlatıcı bir etkisi olduğuna…”

“Ne?”

“Siktiret.”

Kanlar akıyordu Deniz’in her yerinden. Gel cenneti gör diyordu sanki bakışı. Delirdin mi sen Deniz? Sinek gibisin, sinek gibi ezilmişsin kendi beyninin altında. Ağzından çıkan kanlarda beni de boğmaya kalkıştı Deniz. Gel diyordu, gel, tek istediği benim de gitmemdi, gitmedim.

Elini tuttum sonra, bana da bulaştırdı, ikimiz de durmaksızın kanıyorduk. Ben beyin boşluğuma düştüm, o beyninin kenarından evrene el salladı. Gel diyordu, gel, gittim. Ağladım, güldüm ve gittik. Anlamlıydı kelimeler. Gitmeden önce böceklerin, arıların, sineklerin, fillerin, balıkların, kuşların ve yılanların, düşerlerse çıkabilmeleri için, lavabo, banyo ve tuvaletlere tuvalet kâğıtlarından yolcuklar yaptık. Çünkü lavabo, banyo ve tuvalet yüzeyleri kaygan olur ve içeriye düşen veya kendi isteğiyle giren bu hayvancıklar dışarıya çıkamaz. Çıkmak için uğraşırken yorgun düşer ve uykuya dalar, ölür. Bunu önlemenin en kolay yolu, tuvalet kâğıtlarını banyo, tuvalet ve lavaboların içine, onların dışarı çıkabilecekleri şekilde yerleştirmektir. Tuvalet kâğıdı bile hayat kurtarabiliyor bazen diye düşünmeyi ihmal etmedik.

(Bu hayat, ah bu hayat ne de çabuk değişiyor mümkün mertebe ve mümkün olan her yönde. Gözlerimi açtığımda göremediğim şeyler ihtiva ediyor bu hayat ve sanki ben bunu daha önce de düşünmüş gibiyim. Beni uyarın, baş etmek imkânsız bununla, ne yaptığımı bilmiyorum ben).

Tamamen net her şey. Nasıl ki gözler açılınca körleşirse beynin gözleri…

Bundan sonra kaderimizi tayin yetkisi beyinlerimizde değildi artık. Kanayan beyinlerimizle ve içimize akan gözyaşlarımızla uygarlığın çöplüğüne doğru arzu sellerinde boğulmaya yazgılı ve karaya koşan kertenkeleler misali ilerliyorduk… Deniz ve Ben.

Terlerimizin ve spermlerimle kanının buluşma noktasının gizini aradığımızı bilmeksizin ilerliyorduk. OLAMAZDI!!! MANTIKLI GÖRÜNEN TEK BİR ŞEY… En tatlı ruhi bunalımlar ve en tatlı ve en tatlı erişim ağları ve hayaletlerini kusan bir gemi misali yeni bir Nuhgemisi misali en tatlı ruh dökükleri ve… Kırık dökük bir ruhu bırakıp kırık dökük bir yaşamla geri geldim ben.

“Ben sanıyordum ki bu eşşekler…”

“Sana saygı duymuyorum.”

Beni nasıl da öyle çırılçıplak bırakıp gitti ama… Deniz bu düşünceyle yaşayacaktı ölümü uzunca bir süre ve pek çok iyilik meleğini kendine esir edip insanlığı rezil edecekti, ta ki yırtılan gökyüzünden mavi benekli sarı bir canavar gelsin de kurtarsın yanılsamaları bilincin hâkimiyetinden…

O hissediyordu ve ben onun hislerini düşünce sanıyordum. Nerdeydik biz yoksa neresi bizdeydi mi? Deniiiiz. Denizdeydik ve maviştik.

Radyoyu aç.”

“Başım ağrıyor.”

“Radyoyu aç.”

“Başım ağrıyor” 

Medyaya sakın ola inanayım demeyin. Onlar yarattıkları yapay gerçeklikle insanların kafa yapısını şekillendirerek iğrenç bir geleceğin temellerini atarlar genellikle. Biz asla düzene karşı gelmedik. Ve ben kendimi asla kaybetmek istemedim ve siz asla bizi anlamak istemediniz. Biz sadece sizin bizim kim olduğumuzu bilmenizi istedik. Şan istedik şöhret istedik her şey filmlerdeki gibi olsun istedik sadece hayatta olduğumuzu bilmek ve bilmenizi istedik ki biz de varız; tıpkı filmler gibi.

Cenazede ağlamayacağıma söz vermiştim kendime! Bunun saçma olduğunu bilmiyordum. Bilmek istemiyorum, anlamanızı da beklemiyorum. Sadece onun kim olduğunu bilin yeter. Her şey paramparça, kırık, dökük, hayatlar, ruhlar. Yeşil bir kahve gibi sanki. Kendi içimi görmem kendimi ve onu, yani ikimizi beraber, bizi,  onun ölümünün loş ışığı altında yeniden yaşamamla gerçekleşti. Ben gerçekleştim. Şimdi artık tamamen ve kuşkusuz mekânsız ve uzamsız yalnızım.

“Seninle uyumak için onca yol teptim ben.”

“Boş sokaklar gibisin.”

“Nedir bu? Bir şarkı mı?”

“Gerçek.”

“Keşke uçmasaydın.”

“Yatalım mı?”

“Uyuyalım.”

“Resmimize son şeklini verelim.”

Deniz iskemleye oturdu ve hemen uyudu. Zamansız ve uzamsız bir düşü bir tek o gördü. İki gemi denizde bir yere gidiyordu. Gemiler battı, Deniz kalktı, resmi bitirdi. Portre karikatürünü… Karikatür portresini…bitirdi. İronik bir rastlantıydı hayat eğreti bir monolog.

“Bu muydu hayat?”

“Buydu.”

“Peki öyleyse, bir daha.”

Eşşekler anırır Aİ Aİ.

“Hapşuu!”

“Çok yaşa.”

“Böyle bitecekseydi neden başladı ki?”

“Belki de hayatı taklit etmiştir.”

“Hapşuu!”

“…….”

Dünya sürekli değişiyorken, neydi ki gerçek aşk? Kırık dökük bir ruhtu onlarınki. 

“Burnumu çizmeyi unutmuşsun. Kulaklarımı da yanlış yere çizdin.”

“Durağanlık yoksa bütünlük hiç olmadı diye düşünmüşümdür belki de senin yerine.”

“Çok yaşa.”

“Hapşuuu!”

“Tesadüf işte.”

Solda bir tabela yoktur: Dikkat Eşşek Çıkabilir.

“Cenazenin kaldırılmasındaki yardımlarınız için teşekkür ederim.”

“Bir şey değil efendim. Kırık dökük bir tabuttu onunki”

“Sizce hayvanlar mı doğru söyler, insanlar mı?”

“Hayvanlar söyleyemez ki!”

“Doğru.”

Tüm bu gördüklerim tabutumda gördüğüm düşler olamazdı elbet. Tüm bu olanlar ya soyları ikibinoniki yılında tükenecek kaplanların, ya da soyları zaten tükenmiş olan dinozorların kâbuslarıydı olsa olsa yoksa aşk ne demeye örtsündü ki üstümü bir tabutun kapağı misali yapacak başka işi olsaydı insanlığın tükenmekten başka… Tuvalet kâğıtları bile yetmiyordu. Yoktu hiç çıkış yolu. Şu körakıl ölükuşlar kusmaktan başka bir işe yaramıyordu. Kırık dökük bir tabuttu hayat.

“E aşkolsundu be hayat!”

Ölü…Yorum Londra

Ölüyorum, çünkü özlüyorum. En çok kime öl dersiniz? En çok özlediğinize? Artık özlememek için?

Kapalı kapılar ardında kalmış, oldukça donuk sorular bunlar ve Londra’nın böylesine soğuk ve her zaman olduğu gibi yağmurlu bir gecesi için de oldukça gereksiz. Böyle saçma sapan sorulara yanıt aramaktan daha önemli işlerim var benim yapacak.

“Ciğerlerimde bişey var benim.”

“Ciğerlerinde bişey yokdur, kafada bişey var senin.”

Yağmur ve soğuk pek etkilemez beni ama gene de işte daha önemli işler söz konusu. Her sabah kalkarım. Zorla kalkarım her sabah. Sonra, zaten herkes zorla kalkar her sabah diye teselli bulurum kendim için başkalarında. Beni buraya getiren sebepler var tabii, yok değil yani. Güya altı yıl önce hem biraz çalışıp para kazanmaya, hem de bir iki ay tatil yapmaya gelmiştim buraya; geliş o geliş; hala daha “tatil” yapıyorum. Gideyim buralardan diyorum, olmuyor. Nereye gideceğim ki? İyi ki Linda var. Linda da olmasaydı nasıl katlanırdım tüm bu ruhsal ve fiziksel acılara. Ne acı bir gerçek bu, ama işte Londra’nın da tek alternatifi; Linda’yı bir uyuşturucu gibi kullanmak; acıları dindirmesi için. Alternatif sıfır. Tolerans had safhada…

Rambo, evet Rambo’yum ben burda. Asıl adım, ki onu neredeyse unutacağım, Osman; ama sağolsun sevgili ustam Rambo der bana. “Rambo hade abim git iki okga maşrumcuk, üçer okga da bomilargacığnan badadezcik al da “busy” olacayık birazsora”. Giderim, alırım, gelirim. Hiç ikiletmem; hatta birer okka da fazladan alırım belki daha “busy oluruk” biraz sonra diye. Adım Osman ama işte aslında Rambo… Giderim, alırım, gelirim.

Yolda hiç horoza rastlamam. Sadece “rastamannar” ve “ganjamannar” görürüm. Hep mutlu, hep neşelidir bu “rastamannar” ama hiç horoz yoktur işte Brixton’da ve hep gidip beykıncık, maşrumcuk, domadezcik, badadezcik alırım ben Brixton Market’ten. Hiç acele etmem, sola bakarım sağa bakarım. Elimde bira, sakin sakin yürürüm. İki saat geride kalmıştır, saat 9:00’dır ve önümde on saat daha vardır bulaşık yıkayarak, badadez soyarak, İngilizi, Jamaikalıyı, İtalyanı şunu, bunu besleyerek geçirilecek, grillin önünde, ayakta ve/fakat işte hiç horoz yoktur Brixton’da ve ben her sabah biyolojik saatimin yardımıyla göz açarım Brixton’a; o ölesiye kara, ücra, Güney Londra çöplüğüne. Karnım toktur ama saatim yoktur; tavan arasındaki odamdan Paris trenlerini seyrederim. Penceremden bir kilise görünür; saatin kaç olduğunu oradan öğrenirim. Saat yediye on var; yedide işimin başındayım. Sağolsun kilisenin saati.

“Nerdesin be, kaç saatda alın ama iki okga şeyi. Geç hade soy hem doğra genneri da öylen oluyor, gelecek müşderiler”.

“Tamam tuvalete gideyim iki tayka da soyar hem doğrarım”.

“Ne tuvaleti be gene? Bütün gün hiç çıkman o tuvaletten. Sıçasın diye öderik seni? Hem sıçma acıkmayasın da hep cepden gider”.

“Sıçacak değilim babi”.

“Ya napacan? Otuzbir çekecen? Gene gördün tabii garıları, gancıkları yolda sokakda..”

“İşeycem”.

“Hade hade işe da soy artık o badadezleri, hep dil oldun gene”.

England_London_EdgwareRoad2

Böyle bir konverzasyondan sonra aşağıya inip, gülmekten doruk noktasına ulaşan, dayanılmaz bir acıya dönüşen işenmişlik hissimi ortadan kaldırma eylemine girişirim. Yukarıdan bir ses: “Rambo, gelirkan iki balık hem half-pounderinan bizelye da getir yukarı. Annadımın be? O yarım okgalıklardan.” Gülsem mi ağlasam mı diye düşünmeye fırsat bulamadan, karın ağrılarıma karın ağrıları katan, kasıntı boyutunda ölümcül ikinci bir gülme krizine girerim. Zaten ağlamak kime, ne getirdi ki bu zamana kadar? Madem ki başka şansım yok o zaman yapılması gereken şey zevk almak tarzı bir düşünce, aklımdaki düşüncenin sadece bir kısmıdır ve yağmur hala daha yağmaktadır. Yağsın. Daha çok yağsın. Zaten bizi pek etkilemez yağmur çünkü günün on iki saati dam altındayızdır biz. Grillin önünde, bangonun arkasında. Gecelerse malum; hal mi kalır sokağa çıkıp gezmeye?

England_London_FishAndChips

“Tu kops of ti, van kop of kofi. No şugar in nan”

“Çirz meyt, pliz hev e sit, its redi in e minit”.

“Getirdin be?”

“Getirdim”

“Ha sor bakayım nesder o araplar”. Giderim, sorarım, gelirim. “Nesdellermiş?”

“Söylemişler”

“Çekdiler da geldiler galiba gene. Neyisa bırak genneri. O gancık nesder oraşda? Git bak bakayım genne”

“Hangisi?”

“Aha o ki şimdi geldi re”

“Ha, gardaşımdır babi o. Ziyarete geldi beni Kıprısdan”

“Hınk. Amman anam. Sori be abim, bilmezdim”

“Yok yahu bişey deyil”.

“Ver genne nesdersa da bendendir”

England_London_EdgwareRoad1

Görüldüğü üzere ustamla çok iyi anlaşırız. Günlerimiz öyle güle oynaya, yarı şaka yarı ciddi geçer gider. Yaşıyor muyuz ölmekte miyiz hiç önemi yoktur. Önemli olan hiçbir şey kalmamıştır ki zaten artık; hepsini alıp götürmüşlerdir bizden. Bazen iki paralık insanlar yaptığımız yemeği beğenmez; söver, sayar, aşağılar. “Fuckin’ foreigners”; böyle der bize “asil İngiliz”. Hiç utanmayız, hiç utanma yoktur bizde, çünkü biliriz ki konumumuzun sorumlusu, hatta belki de suçlusu biz değiliz, başkalarıdır. “Bizi buralara düşürenler, bizi kendi memleketimizden edenler utansın” deyip geçeriz, geçer gideriz.

İki üç yılda bir tatile gidecek olsak bin pişman. Memleket elden gitmiş; artık orda yabancı, burda yabancı. Yalnız bir farkla; burada “fuckin’ foreigners” orda “ Londuralılar”. Nereye gidelim? Neresi bizim evimiz? Bilinmiyor.

Bir gün benim usta, dükkânın otuz yıllık müşterisi, her gün hiç aksatmadan gelen ve genelde maşrumcuğu, domadezciği, badadezciği, sütcüğü alıp da gelen eski Lefkoşa’lı Nigo’ya şöyle demişti:

“Kıprıs’a gidiyom Nigo, iki hafdalığına tatile. Bişey isden? Ne getireyim saa, gonyacık monyacık?”

“Bişey isdemem oğlum. Yannız Bandabulya’da Amet Dayın varıdı; git bir bak genne bakayım daha yaşarsa da getir ba bir resmini zere esgiden yanyanaydı bizim dükyannar Bandabulya’da. Hem versin sa pulyacık getiresin da canım çekdi çok. Ma bak bura, de ge ki ben yolladım se da zere huysuzdur pezevek”.

Ustam tatile gitti, geldi. Gitmez olaydım deyerek geldi. Gitmezden bir gün evvelki çocuksu heyecanının yerini nefretle karışık bir hüzün almıştı. Anlattı anlattı bitiremedi. Memleketin durumunu öyle bir anlattı ki, duygularımın ölmediğini, hala da insan kalabildiğimi anladım. Bana yurt sevgisini ve insan olmayı anlattı. Bana beni anlattı ve beni ağlattı. Ama benden daha çok ağlattığı birisi vardı; kan ağlattığı… Gözyaşındaki kanın etten akan kandan daha kan olduğunu bilen birisi…

“Hoş geldin oğlum”.

“Yasu Nigo, bos bais?”

“Napalım oğlum aha, sen napan? Noldu buldun Amet Dayını?”

“Buldum Nigo, buldum da bulmaz olaydım”.

“Noldu re, vermedi sa pulyacık?”

“Amet Dayı bildiğin Amet Dayı deyil artık Nigo. Amet Dayı yokdur artık. Çok hasdadır Amet Dayı; tumarhanaya kapatdılar geni, çok fenadır durumu, insan gılığından çıkmış dedi oğlu. Oğlu bakar artık dükyana, ma pulya mulya satmaz. Ne pulyacık galdı artık ne da bok. Senin dükyanı da bir Türkiyalıya verdiler. Bandabulya esgi Bandabulya deyil artık. Arasda’ya gidelim dedik gitmişkan bircez çif potin alalım bizim çocuklara, in cin top oynar. Galmadı Nigo artık onda bize göre bişey. Allah yaksın beni gitdikden birafda sora canatardım geleyim geri. Sinir hasdası oluyordum onun içinde. Tatile gitdik güya; yok garının akrabalarnı ziyaret, yok bizimkileri, yok ora, yok bura. Yannız paramızı seveller Nigo onda, yok bizi. Bilmezler o şu her gün oniki saat eşşek gibi işlerik bu bokun içinde da gazanırık guduzu, bilmezler ki vakıt bile bulmayık harcaylım da onun için birikir para, beytambal galsın. Annadım şimdi neçin gitmen kaç sene var Kıprıs’a. Onda bundakından daha yabancı hisseden çünkü gendini. Annadım neçin her gün giden o Brixton Hill Park’dakı ya o Kılapam (Clapham)’ dakı efgaliptoların altındakı gannepbaya oturun da bakının sağa sola bişey göresin. Memleketini geri isden sen Nigo. Amet Dayıyı geri isden sen , ama Amet dayım yokdur artık Nigo, gitdi Nigo Amet dayı, götürdüler geni Nigo. Amet Dayıyı isden sen oturasınız baraber o efgalipdoların altındakı gannepbaya da gonuşasınız, bilirdin ki delirdi Amet Dayı ha Nigo? Deyil Nigo? Ma inanmazdın, inanamazdın Nigo, isdemezdin inanasın. Al, aha getirdim saa Amet Dayı’nın tumarhanada çekilmiş resimlerni.”

Nigo tek bir laf etmedi. Dudakları titredi. Gözünden bir damla yaş aktı. Yürüdü, gitti; bir daha da gelmedi.

Nigo, benim ustanın kaynatasının en yakın dostuydu. Ustamın kaynatası öldükten sonra Nigo dükkâna gelmeyi kesmemişti. Hiç bir şey değişmemişçesine her gün aynı saate gelip, aynı saate gitmişti; ama artık Nigo da yoktu. O da gitmişti. O da kopmuştu. Neydi benim adım? Hatırlayamıyordum ki. Neydi Allah kahretsin, Osman mıydı? Ümit miydi? Ozan mıydı? Neydi?

pipebaby

Kopmuştum, kopmuştuk, kopuyorduk, kopuyorum. Londra bizi koparıyordu; koparıyorlar bizi Kıbrıs’tan türünde düşüncelerle çaresizce boğuşurken ben, Thames bütün pisliğiyle, ölü bir dinginliği taklit edercesine, gelişmenin çöplüğü, uygarlığın tüm artıkları, teknolojinin leşleri arasında sonsuz uykuya yatan duygularımızı içine katıp, sessiz sessiz akmaktaydı. Yağmur yağıyordu. Hava serindi hatta soğuktu. Aşıklar Thames’in kenarında huzur ve şuh içerisinde birbirlerini öpüp kokluyorlardı. Yanımdan bir bisikletli geçti; Maykıl Caksın’ın “Thriller” adlı şarkısını haykırıyor, aşıkları tedirgin ediyordu. Artık sonuna geldiğim gannavlı sigaramı tam Thames’e savuracaktım ki, yanından geçmekte olduğum yaşlı İngiliz dilenci: “Sigaranı Thames’e atma, ver ben öldüreyim onu” dedi. Verdim. Big Ben üç kere vurdu, ona baktım durdu. Thames’e baktım akmıyordu. Thames de durmuştu. Yaşlı İngiliz hareketsizdi, her şey durmuştu, sanki Londra donmuştu. Yeryüzünün pusuda yatan ölümüydü sanki o akşam Londra ve ben horozların üürrüüüü’süne uyanmayı çok özlemiştim, özlemiştim, özlüyorum, ölü…

Thames-Embankment-London

Alice in Chains

Alice kendine küsmüş, kimseyi görüştürmüyordu kendiyle. Her türlü tersine çevirmenin mübah sayıldığı, her nevi farklılığın el üstünde tutulduğu ve uzlaşmazlığın bütün yanlarının saygıyla ve özlemle anıldığı günlerin geride kaldığı bir dönemdeydik. Bu vesileyle Alice kendini çeşitli çeşitli farklı düşünceler üretmeye ve bu düşünceler içine hapsolmaya adamıştı. İnsanlara olan güvenini yitireli beridir kendini daha derin bir içeriğe sahip iletişim biçimlerinin keşfine vakfetmişti Alice.

Dikizlenen birer yaşamımızın olması, bu yaşamın her an sona erme ihtimaliyle karşı karşıya bulunması, nefretin nefreti doğurması, şiddetin şiddeti dölleyebilecek yeteneğe sahip olması ve entelektüel gevezeliğin moda haline gelmesi ve Alice’in tüm bunların farkında olmasıydı Alice’i kendine küsmeye iten. Kendine küsen Alice iletişimsel eylem hevesimi kursağımda bırakmakla kalmadı, ayrıca entelektüel açıdan iyi beslenip iyi beslememe de engel oldu. Olan bir başka şey de Alice’in bilincinin yerini bilinçaltının istila etmesiydi. Kedilerle fareler cinsi münasebette bulunuyordu Alice’in bilincinin altında. Altındaydı herkesin aklı Alice’in dışında.

Alice’in bilinçaltı: Hiç kimse beni sevmiyor. Yalnızlığın şöhretten farkı ne? Hiç kimse beni sevmiyor. Kediler fareleri döllüyor, kediler azalırken fareler artıyor. Sistemlerin temellerine düşlerini dizenlerdir geleceği “şekle ve şemale” sokanlar.

Alice’in bilinci: Geberteceğim seni, geberteceğim seni, geberteceğim… Üreme işteş bir eylemin ürünüdür. Üremenin anlamı ve görüntüsü değişmiştir. Bulanık bir bilincim ben. Birtakım Yaratıkların, başka yaratıkların varlığını sürdürmek için kendi varoluş alanlarını yok etmesi sözün konusudur. 

Bu elemli cümlelerin diş ağrısını andıran sahneler olması, bu sahnelerin içlerinin doldurulması gerekmesi, hastaların bu sahneleri severken aşka ve yelkenlilerin de rüzgara karşı gelmesi sebepleriyle, bakarken Alice’in suratına hastalar, “ben söyleyeceğimi söyledim vaktiyle” dedi Alice. Dedi Alice ki: “Ben söyleyeceğimi söyledim. Ben sizi sessizliğimle yargıladım.”

Alice’in en yakın dostu uyandırdı o sabah Alice’i karmaşık düşlerinden. Bir böceğe dönüşmüş olarak uyanmadığı için şükran çekti Alice. Şükran çektikten sonra bir de otuzbir çekti Alice. Yatağının zincirlerini lehine çevirmesi gerektiğini söyledi Alice’e Alice’in en yakın dostu. Alice’in en yakın dostu Alice’e dedi ki: “Yatağının zincirlerine vurulmuş olabilirsin, üzülme; sakin ol. Sakin ol yavrucuğum çünkü yatağının zincirleri seni düş dünyanın derinliklerine daldırıp hayal gücünü zenginleştiren birer araçtır. Evet, delirmektesin zincire vurulu olduğun için ve/fakat unutma ki bilincinin ve bilinçaltının muhteviyatı senin şunu idrak etmene engel teşkil etmemelidir: Hiç bir deli yeteri kadar deli değildir ve hiç bir akıllı yeteri kadar akıllı değildir. Delilik toplumun deliliğinin bir ürünüdür.”

Alice, zincirlerini unutmadan: “Deliliğe daha büyük bir delilikle karşılık vermekten söz ediyorsun sen.”

Alice’in en yakın dostu: “Evet ve bu yüzden ‘deli insan kendinden başka herkesi deli sanıp entelektüel gevezeliğe soyunur’ diyorlar arkamdan.”

Alice, zincirlerini yalayarak: “Hiç değilse deli olduğumuzun farkında olacak kadar akıllıyız biz; peki ya onlar?!”

Alice’in en yakın dostu gider. Alice’in en yakın dostu gittikten sonra Alice şöyle düşünür: “Aptallar hata yapa yapa akıllanırlar. Bunlar aptallıklarını yeni aptallıklarla ve envai çeşit hatalarla besliyorlar. Hata yaptıkça daha da aptallaşıyorlar, aptallaştıkça daha büyük hatalar yapıyorlar. Şu halde bilginin iktidarla olan ilişkisinin, aklın sınırlarının ve bilginin çağımız ortadoğuakdeniz ülkelerinden birindeki konumunun sorgulanması gerektiği inancı hakim duygu ve düşüncelerime. Duyguların ve düşüncelerin hürriyetin hakimiyetinden yoksun bir ortamda ve zamanda  dile getirilmesi, söz konusu ortamın ve zaman kesitinin bilgiye talebin minimal düzeylerde seyreylediği bir doğaya sahip olması ve dolayısıyla da zoraki çabalarla dil vasıtası ile hayata nüfuz ettirilmeye çalışılan fikirlerin delilik diye telakki edilen bir uğraş konumuna yerleştirilmesi, düşünce üretiminin bu coğrafyada var olamayacağı inancı ve hatta her türlü alternatif bakış açısının şımarıklık ve kendini beğenmişlik bellenişi elbette ki zamanla “radikal entelektüelliğin” ayıp sayıldığı, “entelektüel” kelimesinin dile getirilmesinin bile tüyleri diken diken ettiği, bilginin değersizleştiği ve retoriğin(etkileyici konuşma becerisi) iktidarı ele geçirdiği saçma sapan bir oluşumu dünyaya getirir. Bu oluşum kendi kendini her fırsatta yeniden yaratan görüntüde farklı totaliter söylemlerin oluşturduğu anlamsız monologlar karmaşasının anlamlıymış gibi görünen bir oyun formunda sahnelemesine zemin hazırlamaktadır. Olumlu yönde en ufak bir dönüşüm geçirmeyen, değişmeyen, kopuş yaşamayan, parçalanmayan bir toplumun bütünlüğünün gerekliliği her fırsatta gereksiz yere vurgulanırken, nesiller değişmekte ve/fakat ne “yasal muhalefet” ne de “yasadışı iktidar” değişmektedir. Bu durumda statükodan yani durumun zamana bağlı mevcudiyetinden söz etmek anlamını yitirirken, gerçek anlamda anti-statükocu tavırlar sergilemek de ceza gerektiren birer suç haline getiriliyor. Bir insana kırk kere deli dersen deli olmaz belki ama en azından kendini deli sanmaya başlar ki bu da zaten deliliğin yarısıdır. Diğer yandan kırk kere ‘bağımsızım’, kırk kere de ‘özgürüm’ dersen işte bağımsızlık ve özgürlük kırk kere uzaklaşır senden. Tersten ziyade farklı işleyen bir mekanizma gerekir düzlüğe çıkmak için bu çarpıklıktan. Bu çarpıklık ancak çarpıtma, daha doğrusu boşlukları doldurma yöntemiyle alt edilebilir. Yalan söylemenin, yani doğru sanılan şeylerdeki yanlışlıkları göstermenin duruma göre iyi yanları olabilir. Plato’yu eleştirmeyen Batılı düşünür kalmamıştır. Plato’yu eleştirmek demek ondan yararlanmamak demek değildir. Mesela Marx’tan yararlanmanın en iyi yolu Marx’ı eleştirmektir. Yani kısacası işte Plato’yu da, Kant’ı da, Marx’ı da, Derrida’yı da, onu da bunu da eleştireceksin, daha doğrusu bunlara eleştirel yaklaşacaksın; bunlar da insan. Bunlar da hak ediyor eleştirilmeyi. Bunların metinlerinde de boşluklar var. Diğer yandan kör bir inançla Aristo’nun, Sokrat’ın, Plato’nun isimlerini sıralamak ve “bunlar Gâvurdur” demek kişiye ve topluma ancak zarar verir. Eleştiri yeni bir şey söylemeli. Fikir dünyasında sınırlara ve barikatlara yer olur mu hiç?! Zaten çekmişiniz çizgileri dünyanın üstüne, hiç olmazsa beyinlerinizi bölüp de tıkmayın kendinizi ve bizi hücrelere. İnsan okuduğu şeye inanmalı ve/fakat okuduğu şeyin doğruluk ihtimali olduğu kadar yanlışlık ihtimalinin de olabileceği ihtimalini göz önünde bulundurarak kesin doğruluğuna veya kesin yanlışlığına inanmamalı. Köktencilik önce köktenciye köküne kadar girer, içeride totalitarizmi katleder, sonra özgürlüğü döller ve hemen akabinde de katar zulmü önüne kırbaçlar ölümüne. İnallahım perde!”

İşte bu saçma sapan düşünceleri aklından geçirerek entelektüel gevezelik eden Alice şuna kâni oldu en sonunda: “İnsanlara olan güvenimi yitireliberidir kendimi daha derin bir içeriğe sahip iletişim biçimlerinin keşfine vakfettim ben. Evet, ben zincirlerime şükrediyorum. Bu hale getirdiler işte beni. Hayal dünyamda boğulmaktan mutluyum. Tanrı zincirlerimi benden esirgemesin. Esirgemesin ki ona da şükredeyim. Ama sakın şunu sormadan edemeyeyim; deli olduğumun farkında olacak kadar akıllıyım ben, peki ya sen?!”

O, ki meçhuldür, kırbacını sıvazlayarak: “Kendime küstüm, kimseyi görüştürmüyorum kendimle, bu vesileyle de işte vurdum seni zincire kırbaçlıyorum ölümüne!”