İki Gemi, Bir Deniz

iki gemi bir deniz“Hayvanlar mı doğru söyler sence, insanlar mı?”

“Hayvanlar.”

“Doğru. O takdirde doğru söylüyorum diyen insan ben hayvanım demektedir aslında.”

“Doğru.”

 Birbirlerinin sonlarını hazırlayacak şekilde birbirlerini “sevmek” için kullanan iki insanın sıradışı hikâyesi…

Basında çıkanlara inanmayın sakın. Şehrin ışıkları ne kadar da turuncu, adeta kırmızı ve misafirperver işte… Burada fakir ama iyi yürekli ve dürüst bir mahalle halkıyla, düzenlerini bozmak isteyen kabadayıların mücadele tarihine yer yok. Gel cenneti gör. Aşk, aldatma ve intikam üçgeninde gezinen bir film çekmiyoruz burada. Aşkı ne yüceltiyoruz, ne de onu melodramın klişeleşmiş anlatım tarzından kurtarıyoruz.  Lakin her ne hikmetse aşkı gerçekçi boyutlarıyla aktarıyoruz gene de işte.

Deniz asla uyuyamayacakmış gibi yatıyor yatakta. Yatmadan önce bütün gece benim resmimi çizmeye çalıştı. Galiba asla uyuyamayacak. Resmimi çizemedi, daha çok bir karikatüre benzedi resmim. Portre karikatürüne, karikatür portresine. Hep söylüyorum ona, “resmi boşver, beceremiyorsun işte, yazar ol sen”, dinlemiyor beni, ille ressam olacak. Hayır, yeteneği olsa bir şey demeyeceğim, ama yok. Yazıya yeteneği var ama yazı yazmayı da sevmiyor. Halımız da leş olmuş. Yıllardır aynı halıyı kullanıyoruz. Kim bilir kaç kişi kusmuştur bu halıya? Deniz uyudu. Kendini kendi içinde kaybeden insanlar artık uyuyamazlar. Herşeye rağmen kasılacak bir şey bulurlar, belki de bu kâbuslarının elbet bir gün sona ereceği umududur. Son zamanlarda tarla fareleri bile böyle düşünür olmuşlardır. Onlar da geceleri yalnız uyuyamazlar, hayallerinin gerçeğe dönüştüğü noktada onlar da insan olurlar. Bu onların işte asla sonlanmayan kâbuslarıdır. İniş aşağı tırmanışların sarsıntı boyutundaki yakarışların mutluluk taciri  mahkûmların bile olur hayallerinin gerçeğe dönüştüğü ve cezasız kalan suçları ve asla sonlanmayan kâbusları ve sen bile diyebilirsin ben senden geçtim de geldim diyebilirsin sen bile ve reytingi yüksek yalanlarınla, sefil sefil koştura koştura dönercinin önünden geçen bir kedi bile yemezken benim içinden kurtçuklar çıkan dönerimi ama sen yumuşak bir sesle içime düşersen ben de düşersem bile içime… Tolerans sıfırın altında…

 “Neden geldik dünyaya?”

“İnsan olmaya.”

Duygusallıktan öte bir şey bu. Komadaki bir insanın gördüğü düşler gibi veya belki de bunalıma girmemek için Faverin tedavisi gören, Emesdon enjeksiyonuna rağmen kasılan bilinciyle ölecek bir kanser hastasının düşünceleri. İşte öyle gerdim sinirlerimi, yatıya kaldı kâbuslarım. Sanki her gün bir gece önce ölmeksizin yeniden çıkacakmışım gibi ana rahminden. Bir gün mutlu, bir gün mutsuz. Bunlar Denizin kendi rüyası hakkında yaptığı açıklamalardı uyurken. Belli ki benimle paylaşmak istemişti rüyasını ama bunu bilmeden yapmıştı bunu. 

Ertesi akşam çok geç kalktı Deniz. Ben bu arada halıyı yıkadım, temizlenmedi, gittim yeni bir halı aldım. Deniz halıyı hiç beğenmedi. “Bu halı çok çirkin, hatta hayatımda gördüğüm en çirkin halı” dedi, sonra da halıya tükürdü. Hâlbuki halının suçu yoktu, Denizin benim suratıma tükürmesi gerekirdi. Ben de Deniz’in suratına tükürdüm bu hatasından dolayı ve sonra bunu oyun ettik, birbirimize tükürmeye başladık koşuşturarak. Günler böyle geçiyordu işte. Evlenecektik neredeyse.

Kaza günü. Boğazdayız. Çörek ve hellim yiyoruz. Sonra Karpaz’a gideceğiz. Kış. Yağmur yağıyor.

“Sen bir salaksın Deniz, senin kadar salak bir kadın görmedim daha önce?”

Tanışmamızdan bir buçuk sene sonra söylemiştim bu lafı ve tabii ki Deniz yüzüme tükürmüştü. Sonra hellim ve çöreklerimizi bitirip, ayranlarımızı da içip Karpaz’a gitmiştik. Yolda yaptığımız tek şey birbirimizi aşağılamaktı. Sonra cinsi münasebette bulunan eşşekleri görünce birbirimizin yüzüne tükürmüştük.

“Erkeklerden çok çektin galiba?”

“Evet, suratıma sıçmadıkları kaldı.”

Gidip yeni bir halı daha aldık. Halının üstüne oturup neskahve içip pisgot yedik. Pisgotları neskahvelere batırıp batırıp yedik. Sonra şiir okuduk. 

Bu arada opak gözlü, kırmızı benekli sarı balık seyre dalmışken batan geminin mallarını ve rencide ederken istiridyeleri, mor gözlü eşşek balığı haince planlarını yürürlüğe sokmak için uygun zamanı kolluyordu. Yürürlük. Yürürdük Altın Kumsal’da.

“Buralarda bir evimiz olsaydı keşke.”

“Keşke.”

“Lefkoşa çok çirkin. Bir mezarlığı anımsatıyor adeta bana. Evler beyaz birer mezar sanki.”

Beyaz bir dörtlük neşreden balıkçı şair oltasını atmış kafa dinliyordu. Sınırsız bir özgürlüğe yelken açan yeşil benekli beyaz gemiden el sallayan sarışın kız o kadar uzaktan bile aşık edebilmişti eskinin balıkçı şairini ve şimdinin dönerci çırağını kendine. Geçmişin ölü tanıkları neden susuyor? Her yer su ve/fakat içecek bir damla bile yok.

“Doktor bey, bana bir intihar reçetesi yazar mısınız?”

Tüm gemiler sırra kadem, benim elimden düştü kalem. Balık yoksa balıkçı şair ne yazsın? Deniz yoksa başını hangi taşa vursun?

Çöllere dalsın çöllere, yeşil ördek gibi çöllere, deniz onun neyine?

Hindistan’dan bir esinti gelse Gandi’nin ruhunu getirse, pasif pasif dirensek!

İstiridyeler teker teker çıktılar Denizin sepetinden. Karpaz’a kar yağıyordu o sabah; eşşekler donup donup öldüler. Alice harikalar diyarını terk etti ve Ares’le evlenmeye gitti. İstiridyeler kıyafet balosuna gidecekmişçesine neşeli ve kostümlüydüler. Çiçek yüklü bir gelin arabası şarampole yuvarlandı. Gelincikler hep soldu. Devir seyir devriydi. Bak sana su getirdim. Yaa, haklısın, her yer su ve/fakat içecek bir damla bile yok.

“Telefonu kapa. Mümkünse bir daha konuşmayalım.”

Tıp fakültesini bitirdikten beridir kırmızıyı sevemez oldum. Senin neden aklın uzun saçın kısa?

“Doktor bey bana bir intihar reçetesi yazmanızı rica edeceğim.”

“Tabii. Deniz’di değil mi adınız?”

“Ya, öyleydi.”

Yüzyıl geçti, istiridyeler bizden nefret etti ve evreni fethetti.

Akşam yemeğinde opak gözlü, kırmızı benekli sarı bir balık yediler. Kedilere de verdiler.

Size çok hayati bir tavsiyem var; sakın şeffaf bir duvarı hafife alıp yıkmazlık etmeyin. Büyüklerden korkmayın. Birbirinize sarılın, o yeter. Onlar yapamadı, siz yapın.

Küçüktüm, beni yediler, midelerine taht kurdum! Ve dedim ki:

“Sadakat yaşamsalsa aşk ölümcüldür.”

Olmayan pek çok şey var daha.

İki arkadaşım geldi az önce, bana üç sigara bıraktı gitti. Rica etmiştim, “üşeniyorum dışarı çıkmaya, bana biraz sigara bırakın” demiştim. Hayatın hızına erişmek istemiyorum. Hayatın hep bir adım gerisinde gitmekle kendimi emniyette hissetmekten ve bu yanılsamayla bile yeterince mutlu olamamaktan muzdaribim. Hayatın ırzına geçmek istiyorum aşkımın ırzına geçtiklerinden beridir. Şekersiz ama anasonlu öksürük pastillerine benzetiyorum aşkı da yaşamı da. Kimisi sever, kimisi sevmez ama öksürüğün varsa emmek zorundasın, başka seçeneğin yoktur. Ha! Diğer yandan hayallerin gerçeğe dönüştüğü bir yer mutlaka vardır ama hayaller gerçeğe dönüşünce hayal olmaktan çıkar diye bir senaryo da vardır. Beklendiği gibi olmayabilir tabii hayaller hayata nüfuz edince. Hayal esnek ve gevşek bir şeydir; kurulur, bozulur. Durağan bir bütünlük izlenimi verecek şekilde yan yana yerleştirmek lazım hayallerle hayatı.

Henüz olmamış pek çok şey var.

Deniz bu aralar Postyapısalcı Anarşizme doğru emin adımlar atmaya yelteniyor sık sık. Resimlerini Postyapısalcı Anarşizm üzerine ve daha başka doğaüstü –izmler üzerine yazılmış kitapları okuyarak yapıyor. Kelimelerin resimlerini çizmeye çalışıyor. Cümleler anlamlıdır. Onu bundan alıkoyamıyorum tabii. Mümkün mü? Hayır, yani teori üretmenin bir eylem biçimi olarak pratiğin ta kendisi olduğunu düşünürsek evet de, acaba bunu düşünebilir miyiz? Yani şöyle düşünelim: Diyelim Deniz bugüne kadarki tüm teorilerden farklı bir noktadan hareketle oldukça farklı bir uzamda, adeta bu zamana ait olmayan bir uzamda ilerleyen bir teori üretmeyi başardı, acaba onun bu eylemi zaten sistem dışına çıkmış olduğu için bir pratik sayılabilir mi?  Teoride düzenin dışına çıkmış olmak pratiğin ta kendisi olarak nitelendirilebilir mi? İşte soru bu. Düzenle dalga geçer gibi sanki, ama ben gene de emin olamıyorum haliyle hayalimden. Ben nasıl emin olayım ki? Kimim ki ben? Hem sonra ne fark eder ki? İşte bu yüzden Deniz’i salıverdim. İstediği gibi konuşma özgürlüğü tanıyorum ona, istediği gibi düşünme alanı. Deli gibi koştursun sahil boyunca. Eğer beni rahatsız ederse demek ki o haklı. Yani demek ki evet, ben de haklıyım o haklıysa; düzen dışı teori pratik olarak nitelendirilebilir ve bu da…benim için bir tehdittir. Mesela geçen gün Deniz niyetinin ne olduğunu masamın üzerine bıraktığı şu yazıyla ifade etti: 

Hikmet Dino Fikri

Ne çizdin Abidin?

Ağaç resmi çizdim Nazım.

Dallarını güzel çizmişsin Abidin.

Ağaçları severim Nazım.

Peki, bana, mutluluğun resmini çizebilir misin Abidin?

Mutluluk üç boyutludur Nazım. Sen bana şiirle mutluluğu anlat, sana resmini çizeyim.

***

Mutsuzum Abidin.

Ben de Nazım.

Neden bu kadar mutsuzuz Abidin.

Komiğiz de ondan Nazım.

***

Dersini aldın değil mi Nazım?

Ben dersimi aldım ama sen şiiri hala yazmamışsın Abidin.

Şimdi bitiriyorum Nazım.

Bekliyorum Abidin.

***

Bekledin ama değdi Nazım.

Hani? Bu mu mutluluk?

Budur Nazım.

Bu ne biçim mutluluk Abidin?

Bu iki boyutlu bir Mutluluk resmidir Nazım.

***

Olmamış Abidin, mutluluğun resmini çizememişsin.

Ama bakıyorum bu arada sen insanların okuyunca mutluluktan ölebileceği şiirler yazmışsın Nazım!

Şiirlerim bu yüzden mi yasaklandı dersin Abidin?

Bişey demiyorum, dur bari çizeyim Nazım.

***

Şimdi ben senin mutluluk resminin şiirini yazsam ve onları yan yana koysak, belki bir yerlere gelebilirdik Abidin.

Belki Nazım; yarım boyut kalırdı mutluluğa…

***

Abidin?

Efendim Nazım.

İnşallah mutluluğu görürsün rüyanda.

İnşallah Nazım.

İyi geceler Abidin.

İyi geceler Nazım.

***

Günaydın Nazım.

Günaydın Abidin.

Rüyamda mutluluğun resmini gördüm Nazım?

Nasıldı? Çizebilir misin Abidin?

Üç boyutluydu Nazım. Çizemem.

Sen boyut olarak değil de renk olarak görmeye çalışsan mutluluğu, belki çizebilirdin resmini Abidin.

Belki Nazım. Sen de belki kelimeler şeklinde görsen mutluluğu, şiirini yazabilirdin.

Belki Abidin. Belki o zaman mutlu olabilirdik.

Çizebilirdim resmini mutluluğun…

Yazabilirdim şiirini…

Mutlu olurduk…

Belki…

Anlıyorum aslında Deniz’i. Yazdığı bu yazıyı okuduktan sonra, içimden, “keşke bunlar da konuşulsaydı, belki o zaman mutlu olabilirdik” dedim. Anlıyorum Denizi. Anlıyorum ama anlayacak o kadar çok şey var ki, boğuluyorum içinde…

“Uyumsuzuz!”

“Bu en doğrusu”

“Farkımız olmadığı halde uyumsuzuz”

“…..”

Seni düşünüyorum. Ben senin beni gerçeğe dönüştürdüğünü, beni, işte gerçekleştirdiğini düşünüyorum. Sense benim seni sevmeme izin vermiyorsun, bile bile sadece aşk olduğunu hayatı yaşamaya da ölmeye de değer kılan tek şeyin. Ve sen benim seni sevmemden korkuyorsun ve sen bile korkuyorsan benim seni sevmemden… aşktan şüphe duymaya ve gerçekleşememeye mi mahkûmum ben?

“Sen beni düşünmüyorsun.”

“Baksana tatlı tatlı gülümsüyorum sana. Seni düşünmüyorsam seni düşünmem gerekmediği içindir.”

“Her lafın yalan, her baktığında yüzünde o acı dolu gülümseyişi görüyorum ve senin için ve benim için artık çok geç olduğunu fark ediyorum. Ayrılmamız için çok geç olduğunu…”

“Ya sen, ya da ben ötekini öldüreceğiz bir gün nasıl olsa.”

“Her gün, her gece aynı muhabbet.”

“Ben seni sen akşamları uyurken bile özlüyorum ama.”

“Sen de benim uyuduğum saatlerde uyu o zaman.”

“Biliyorsun ki ben gündüzleri uyanık kalmaya dayanamıyorum, ayriyeten geceden başkası yardım etmiyor bana üretimlerimde.”

“Ürettiğin bir şey olsa yüreğim yanmayacak.”

“Olacak. Şimdi bekliyor. Olacak. Bekliyor.”

“Bence hep bekliyor olacak.”

“Gecenin rahatlatıcı bir etkisi olduğuna…”

“Ne?”

“Siktiret.”

Kanlar akıyordu Deniz’in her yerinden. Gel cenneti gör diyordu sanki bakışı. Delirdin mi sen Deniz? Sinek gibisin, sinek gibi ezilmişsin kendi beyninin altında. Ağzından çıkan kanlarda beni de boğmaya kalkıştı Deniz. Gel diyordu, gel, tek istediği benim de gitmemdi, gitmedim.

Elini tuttum sonra, bana da bulaştırdı, ikimiz de durmaksızın kanıyorduk. Ben beyin boşluğuma düştüm, o beyninin kenarından evrene el salladı. Gel diyordu, gel, gittim. Ağladım, güldüm ve gittik. Anlamlıydı kelimeler. Gitmeden önce böceklerin, arıların, sineklerin, fillerin, balıkların, kuşların ve yılanların, düşerlerse çıkabilmeleri için, lavabo, banyo ve tuvaletlere tuvalet kâğıtlarından yolcuklar yaptık. Çünkü lavabo, banyo ve tuvalet yüzeyleri kaygan olur ve içeriye düşen veya kendi isteğiyle giren bu hayvancıklar dışarıya çıkamaz. Çıkmak için uğraşırken yorgun düşer ve uykuya dalar, ölür. Bunu önlemenin en kolay yolu, tuvalet kâğıtlarını banyo, tuvalet ve lavaboların içine, onların dışarı çıkabilecekleri şekilde yerleştirmektir. Tuvalet kâğıdı bile hayat kurtarabiliyor bazen diye düşünmeyi ihmal etmedik.

(Bu hayat, ah bu hayat ne de çabuk değişiyor mümkün mertebe ve mümkün olan her yönde. Gözlerimi açtığımda göremediğim şeyler ihtiva ediyor bu hayat ve sanki ben bunu daha önce de düşünmüş gibiyim. Beni uyarın, baş etmek imkânsız bununla, ne yaptığımı bilmiyorum ben).

Tamamen net her şey. Nasıl ki gözler açılınca körleşirse beynin gözleri…

Bundan sonra kaderimizi tayin yetkisi beyinlerimizde değildi artık. Kanayan beyinlerimizle ve içimize akan gözyaşlarımızla uygarlığın çöplüğüne doğru arzu sellerinde boğulmaya yazgılı ve karaya koşan kertenkeleler misali ilerliyorduk… Deniz ve Ben.

Terlerimizin ve spermlerimle kanının buluşma noktasının gizini aradığımızı bilmeksizin ilerliyorduk. OLAMAZDI!!! MANTIKLI GÖRÜNEN TEK BİR ŞEY… En tatlı ruhi bunalımlar ve en tatlı ve en tatlı erişim ağları ve hayaletlerini kusan bir gemi misali yeni bir Nuhgemisi misali en tatlı ruh dökükleri ve… Kırık dökük bir ruhu bırakıp kırık dökük bir yaşamla geri geldim ben.

“Ben sanıyordum ki bu eşşekler…”

“Sana saygı duymuyorum.”

Beni nasıl da öyle çırılçıplak bırakıp gitti ama… Deniz bu düşünceyle yaşayacaktı ölümü uzunca bir süre ve pek çok iyilik meleğini kendine esir edip insanlığı rezil edecekti, ta ki yırtılan gökyüzünden mavi benekli sarı bir canavar gelsin de kurtarsın yanılsamaları bilincin hâkimiyetinden…

O hissediyordu ve ben onun hislerini düşünce sanıyordum. Nerdeydik biz yoksa neresi bizdeydi mi? Deniiiiz. Denizdeydik ve maviştik.

Radyoyu aç.”

“Başım ağrıyor.”

“Radyoyu aç.”

“Başım ağrıyor” 

Medyaya sakın ola inanayım demeyin. Onlar yarattıkları yapay gerçeklikle insanların kafa yapısını şekillendirerek iğrenç bir geleceğin temellerini atarlar genellikle. Biz asla düzene karşı gelmedik. Ve ben kendimi asla kaybetmek istemedim ve siz asla bizi anlamak istemediniz. Biz sadece sizin bizim kim olduğumuzu bilmenizi istedik. Şan istedik şöhret istedik her şey filmlerdeki gibi olsun istedik sadece hayatta olduğumuzu bilmek ve bilmenizi istedik ki biz de varız; tıpkı filmler gibi.

Cenazede ağlamayacağıma söz vermiştim kendime! Bunun saçma olduğunu bilmiyordum. Bilmek istemiyorum, anlamanızı da beklemiyorum. Sadece onun kim olduğunu bilin yeter. Her şey paramparça, kırık, dökük, hayatlar, ruhlar. Yeşil bir kahve gibi sanki. Kendi içimi görmem kendimi ve onu, yani ikimizi beraber, bizi,  onun ölümünün loş ışığı altında yeniden yaşamamla gerçekleşti. Ben gerçekleştim. Şimdi artık tamamen ve kuşkusuz mekânsız ve uzamsız yalnızım.

“Seninle uyumak için onca yol teptim ben.”

“Boş sokaklar gibisin.”

“Nedir bu? Bir şarkı mı?”

“Gerçek.”

“Keşke uçmasaydın.”

“Yatalım mı?”

“Uyuyalım.”

“Resmimize son şeklini verelim.”

Deniz iskemleye oturdu ve hemen uyudu. Zamansız ve uzamsız bir düşü bir tek o gördü. İki gemi denizde bir yere gidiyordu. Gemiler battı, Deniz kalktı, resmi bitirdi. Portre karikatürünü… Karikatür portresini…bitirdi. İronik bir rastlantıydı hayat eğreti bir monolog.

“Bu muydu hayat?”

“Buydu.”

“Peki öyleyse, bir daha.”

Eşşekler anırır Aİ Aİ.

“Hapşuu!”

“Çok yaşa.”

“Böyle bitecekseydi neden başladı ki?”

“Belki de hayatı taklit etmiştir.”

“Hapşuu!”

“…….”

Dünya sürekli değişiyorken, neydi ki gerçek aşk? Kırık dökük bir ruhtu onlarınki. 

“Burnumu çizmeyi unutmuşsun. Kulaklarımı da yanlış yere çizdin.”

“Durağanlık yoksa bütünlük hiç olmadı diye düşünmüşümdür belki de senin yerine.”

“Çok yaşa.”

“Hapşuuu!”

“Tesadüf işte.”

Solda bir tabela yoktur: Dikkat Eşşek Çıkabilir.

“Cenazenin kaldırılmasındaki yardımlarınız için teşekkür ederim.”

“Bir şey değil efendim. Kırık dökük bir tabuttu onunki”

“Sizce hayvanlar mı doğru söyler, insanlar mı?”

“Hayvanlar söyleyemez ki!”

“Doğru.”

Tüm bu gördüklerim tabutumda gördüğüm düşler olamazdı elbet. Tüm bu olanlar ya soyları ikibinoniki yılında tükenecek kaplanların, ya da soyları zaten tükenmiş olan dinozorların kâbuslarıydı olsa olsa yoksa aşk ne demeye örtsündü ki üstümü bir tabutun kapağı misali yapacak başka işi olsaydı insanlığın tükenmekten başka… Tuvalet kâğıtları bile yetmiyordu. Yoktu hiç çıkış yolu. Şu körakıl ölükuşlar kusmaktan başka bir işe yaramıyordu. Kırık dökük bir tabuttu hayat.

“E aşkolsundu be hayat!”

Ölü…Yorum Londra

Ölüyorum, çünkü özlüyorum. En çok kime öl dersiniz? En çok özlediğinize? Artık özlememek için?

Kapalı kapılar ardında kalmış, oldukça donuk sorular bunlar ve Londra’nın böylesine soğuk ve her zaman olduğu gibi yağmurlu bir gecesi için de oldukça gereksiz. Böyle saçma sapan sorulara yanıt aramaktan daha önemli işlerim var benim yapacak.

“Ciğerlerimde bişey var benim.”

“Ciğerlerinde bişey yokdur, kafada bişey var senin.”

Yağmur ve soğuk pek etkilemez beni ama gene de işte daha önemli işler söz konusu. Her sabah kalkarım. Zorla kalkarım her sabah. Sonra, zaten herkes zorla kalkar her sabah diye teselli bulurum kendim için başkalarında. Beni buraya getiren sebepler var tabii, yok değil yani. Güya altı yıl önce hem biraz çalışıp para kazanmaya, hem de bir iki ay tatil yapmaya gelmiştim buraya; geliş o geliş; hala daha “tatil” yapıyorum. Gideyim buralardan diyorum, olmuyor. Nereye gideceğim ki? İyi ki Linda var. Linda da olmasaydı nasıl katlanırdım tüm bu ruhsal ve fiziksel acılara. Ne acı bir gerçek bu, ama işte Londra’nın da tek alternatifi; Linda’yı bir uyuşturucu gibi kullanmak; acıları dindirmesi için. Alternatif sıfır. Tolerans had safhada…

Rambo, evet Rambo’yum ben burda. Asıl adım, ki onu neredeyse unutacağım, Osman; ama sağolsun sevgili ustam Rambo der bana. “Rambo hade abim git iki okga maşrumcuk, üçer okga da bomilargacığnan badadezcik al da “busy” olacayık birazsora”. Giderim, alırım, gelirim. Hiç ikiletmem; hatta birer okka da fazladan alırım belki daha “busy oluruk” biraz sonra diye. Adım Osman ama işte aslında Rambo… Giderim, alırım, gelirim.

Yolda hiç horoza rastlamam. Sadece “rastamannar” ve “ganjamannar” görürüm. Hep mutlu, hep neşelidir bu “rastamannar” ama hiç horoz yoktur işte Brixton’da ve hep gidip beykıncık, maşrumcuk, domadezcik, badadezcik alırım ben Brixton Market’ten. Hiç acele etmem, sola bakarım sağa bakarım. Elimde bira, sakin sakin yürürüm. İki saat geride kalmıştır, saat 9:00’dır ve önümde on saat daha vardır bulaşık yıkayarak, badadez soyarak, İngilizi, Jamaikalıyı, İtalyanı şunu, bunu besleyerek geçirilecek, grillin önünde, ayakta ve/fakat işte hiç horoz yoktur Brixton’da ve ben her sabah biyolojik saatimin yardımıyla göz açarım Brixton’a; o ölesiye kara, ücra, Güney Londra çöplüğüne. Karnım toktur ama saatim yoktur; tavan arasındaki odamdan Paris trenlerini seyrederim. Penceremden bir kilise görünür; saatin kaç olduğunu oradan öğrenirim. Saat yediye on var; yedide işimin başındayım. Sağolsun kilisenin saati.

“Nerdesin be, kaç saatda alın ama iki okga şeyi. Geç hade soy hem doğra genneri da öylen oluyor, gelecek müşderiler”.

“Tamam tuvalete gideyim iki tayka da soyar hem doğrarım”.

“Ne tuvaleti be gene? Bütün gün hiç çıkman o tuvaletten. Sıçasın diye öderik seni? Hem sıçma acıkmayasın da hep cepden gider”.

“Sıçacak değilim babi”.

“Ya napacan? Otuzbir çekecen? Gene gördün tabii garıları, gancıkları yolda sokakda..”

“İşeycem”.

“Hade hade işe da soy artık o badadezleri, hep dil oldun gene”.

Böyle bir konverzasyondan sonra aşağıya inip, gülmekten doruk noktasına ulaşan, dayanılmaz bir acıya dönüşen işenmişlik hissimi ortadan kaldırma eylemine girişirim. Yukarıdan bir ses: “Rambo, gelirkan iki balık hem half-pounderinan bizelye da getir yukarı. Annadımın be? O yarım okgalıklardan.” Gülsem mi ağlasam mı diye düşünmeye fırsat bulamadan, karın ağrılarıma karın ağrıları katan, kasıntı boyutunda ölümcül ikinci bir gülme krizine girerim. Zaten ağlamak kime, ne getirdi ki bu zamana kadar? Madem ki başka şansım yok o zaman yapılması gereken şey zevk almak tarzı bir düşünce, aklımdaki düşüncenin sadece bir kısmıdır ve yağmur hala daha yağmaktadır. Yağsın. Daha çok yağsın. Zaten bizi pek etkilemez yağmur çünkü günün on iki saati dam altındayızdır biz. Grillin önünde, bangonun arkasında. Gecelerse malum; hal mi kalır sokağa çıkıp gezmeye?

“Tu kops of ti, van kop of kofi. No şugar in nan”

“Çirz meyt, pliz hev e sit, its redi in e minit”.

“Getirdin be?”

“Getirdim”

“Ha sor bakayım nesder o araplar”. Giderim, sorarım, gelirim. “Nesdellermiş?”

“Söylemişler”

“Çekdiler da geldiler galiba gene. Neyisa bırak genneri. O gancık nesder oraşda? Git bak bakayım genne”

“Hangisi?”

“Aha o ki şimdi geldi re”

“Ha, gardaşımdır babi o. Ziyarete geldi beni Kıprısdan”

“Hınk. Amman anam. Sori be abim, bilmezdim”

“Yok yahu bişey deyil”.

“Ver genne nesdersa da bendendir”

Görüldüğü üzere ustamla çok iyi anlaşırız. Günlerimiz öyle güle oynaya, yarı şaka yarı ciddi geçer gider. Yaşıyor muyuz ölmekte miyiz hiç önemi yoktur. Önemli olan hiçbir şey kalmamıştır ki zaten artık; hepsini alıp götürmüşlerdir bizden. Bazen iki paralık insanlar yaptığımız yemeği beğenmez; söver, sayar, aşağılar. “Fuckin’ foreigners”; böyle der bize “asil İngiliz”. Hiç utanmayız, hiç utanma yoktur bizde, çünkü biliriz ki konumumuzun sorumlusu, hatta belki de suçlusu biz değiliz, başkalarıdır. “Bizi buralara düşürenler, bizi kendi memleketimizden edenler utansın” deyip geçeriz, geçer gideriz.

İki üç yılda bir tatile gidecek olsak bin pişman. Memleket elden gitmiş; artık orda yabancı, burda yabancı. Yalnız bir farkla; burada “fuckin’ foreigners” orda “ Londuralılar”. Nereye gidelim? Neresi bizim evimiz? Bilinmiyor.

Bir gün benim usta, dükkânın otuz yıllık müşterisi, her gün hiç aksatmadan gelen ve genelde maşrumcuğu, domadezciği, badadezciği, sütcüğü alıp da gelen eski Lefkoşa’lı Nigo’ya şöyle demişti:

“Kıprıs’a gidiyom Nigo, iki hafdalığına tatile. Bişey isden? Ne getireyim saa, gonyacık monyacık?”

“Bişey isdemem oğlum. Yannız Bandabulya’da Amet Dayın varıdı; git bir bak genne bakayım daha yaşarsa da getir ba bir resmini zere esgiden yanyanaydı bizim dükyannar Bandabulya’da. Hem versin sa pulyacık getiresin da canım çekdi çok. Ma bak bura, de ge ki ben yolladım se da zere huysuzdur pezevek”.

Ustam tatile gitti, geldi. Gitmez olaydım deyerek geldi. Gitmezden bir gün evvelki çocuksu heyecanının yerini nefretle karışık bir hüzün almıştı. Anlattı anlattı bitiremedi. Memleketin durumunu öyle bir anlattı ki, duygularımın ölmediğini, hala da insan kalabildiğimi anladım. Bana yurt sevgisini ve insan olmayı anlattı. Bana beni anlattı ve beni ağlattı. Ama benden daha çok ağlattığı birisi vardı; kan ağlattığı… Gözyaşındaki kanın etten akan kandan daha kan olduğunu bilen birisi…

“Hoş geldin oğlum”.

“Yasu Nigo, bos bais?”

“Napalım oğlum aha, sen napan? Noldu buldun Amet Dayını?”

“Buldum Nigo, buldum da bulmaz olaydım”.

“Noldu re, vermedi sa pulyacık?”

“Amet Dayı bildiğin Amet Dayı deyil artık Nigo. Amet Dayı yokdur artık. Çok hasdadır Amet Dayı; tumarhanaya kapatdılar geni, çok fenadır durumu, insan gılığından çıkmış dedi oğlu. Oğlu bakar artık dükyana, ma pulya mulya satmaz. Ne pulyacık galdı artık ne da bok. Senin dükyanı da bir Türkiyalıya verdiler. Bandabulya esgi Bandabulya deyil artık. Arasda’ya gidelim dedik gitmişkan bircez çif potin alalım bizim çocuklara, in cin top oynar. Galmadı Nigo artık onda bize göre bişey. Allah yaksın beni gitdikden birafda sora canatardım geleyim geri. Sinir hasdası oluyordum onun içinde. Tatile gitdik güya; yok garının akrabalarnı ziyaret, yok bizimkileri, yok ora, yok bura. Yannız paramızı seveller Nigo onda, yok bizi. Bilmezler o şu her gün oniki saat eşşek gibi işlerik bu bokun içinde da gazanırık guduzu, bilmezler ki vakıt bile bulmayık harcaylım da onun için birikir para, beytambal galsın. Annadım şimdi neçin gitmen kaç sene var Kıprıs’a. Onda bundakından daha yabancı hisseden çünkü gendini. Annadım neçin her gün giden o Brixton Hill Park’dakı ya o Kılapam (Clapham)’ dakı efgaliptoların altındakı gannepbaya oturun da bakının sağa sola bişey göresin. Memleketini geri isden sen Nigo. Amet Dayıyı geri isden sen , ama Amet dayım yokdur artık Nigo, gitdi Nigo Amet dayı, götürdüler geni Nigo. Amet Dayıyı isden sen oturasınız baraber o efgalipdoların altındakı gannepbaya da gonuşasınız, bilirdin ki delirdi Amet Dayı ha Nigo? Deyil Nigo? Ma inanmazdın, inanamazdın Nigo, isdemezdin inanasın. Al, aha getirdim saa Amet Dayı’nın tumarhanada çekilmiş resimlerni.”

Nigo tek bir laf etmedi. Dudakları titredi. Gözünden bir damla yaş aktı. Yürüdü, gitti; bir daha da gelmedi.

Nigo, benim ustanın kaynatasının en yakın dostuydu. Ustamın kaynatası öldükten sonra Nigo dükkâna gelmeyi kesmemişti. Hiç bir şey değişmemişçesine her gün aynı saate gelip, aynı saate gitmişti; ama artık Nigo da yoktu. O da gitmişti. O da kopmuştu. Neydi benim adım? Hatırlayamıyordum ki. Neydi Allah kahretsin, Osman mıydı? Ümit miydi? Ozan mıydı? Neydi?

pipebaby

Kopmuştum, kopmuştuk, kopuyorduk, kopuyorum. Londra bizi koparıyordu; koparıyorlar bizi Kıbrıs’tan türünde düşüncelerle çaresizce boğuşurken ben, Thames bütün pisliğiyle, ölü bir dinginliği taklit edercesine, gelişmenin çöplüğü, uygarlığın tüm artıkları, teknolojinin leşleri arasında sonsuz uykuya yatan duygularımızı içine katıp, sessiz sessiz akmaktaydı. Yağmur yağıyordu. Hava serindi hatta soğuktu. Aşıklar Thames’in kenarında huzur ve şuh içerisinde birbirlerini öpüp kokluyorlardı. Yanımdan bir bisikletli geçti; Maykıl Caksın’ın “Thriller” adlı şarkısını haykırıyor, aşıkları tedirgin ediyordu. Artık sonuna geldiğim sigaramı tam Thames’e savuracaktım ki, yanından geçmekte olduğum yaşlı İngiliz dilenci: “Sigaranı Thames’e atma, ver ben öldüreyim onu” dedi. Verdim. Big Ben üç kere vurdu, ona baktım durdu. Thames’e baktım akmıyordu. Thames de durmuştu. Yaşlı İngiliz hareketsizdi, her şey durmuştu, sanki Londra donmuştu. Yeryüzünün pusuda yatan ölümüydü sanki o akşam Londra ve ben horozların üürrüüüü’süne uyanmayı çok özlemiştim, özlemiştim, özlüyorum, ölü…

Thames-Embankment-London

Alice in Chains

Alice kendine küsmüş, kimseyi görüştürmüyordu kendiyle. Her türlü tersine çevirmenin mübah sayıldığı, her nevi farklılığın el üstünde tutulduğu ve uzlaşmazlığın bütün yanlarının saygıyla ve özlemle anıldığı günlerin geride kaldığı bir dönemdeydik. Bu vesileyle Alice kendini çeşitli çeşitli farklı düşünceler üretmeye ve bu düşünceler içine hapsolmaya adamıştı. İnsanlara olan güvenini yitireli beridir kendini daha derin bir içeriğe sahip iletişim biçimlerinin keşfine vakfetmişti Alice.

Dikizlenen birer yaşamımızın olması, bu yaşamın her an sona erme ihtimaliyle karşı karşıya bulunması, nefretin nefreti doğurması, şiddetin şiddeti dölleyebilecek yeteneğe sahip olması ve entelektüel gevezeliğin moda haline gelmesi ve Alice’in tüm bunların farkında olmasıydı Alice’i kendine küsmeye iten. Kendine küsen Alice iletişimsel eylem hevesimi kursağımda bırakmakla kalmadı, ayrıca entelektüel açıdan iyi beslenip iyi beslememe de engel oldu. Olan bir başka şey de Alice’in bilincinin yerini bilinçaltının istila etmesiydi. Kedilerle fareler cinsi münasebette bulunuyordu Alice’in bilincinin altında. Altındaydı herkesin aklı Alice’in dışında.

Alice’in bilinçaltı: Hiç kimse beni sevmiyor. Yalnızlığın şöhretten farkı ne? Hiç kimse beni sevmiyor. Kediler fareleri döllüyor, kediler azalırken fareler artıyor. Sistemlerin temellerine düşlerini dizenlerdir geleceği “şekle ve şemale” sokanlar.

Alice’in bilinci: Geberteceğim seni, geberteceğim seni, geberteceğim… Üreme işteş bir eylemin ürünüdür. Üremenin anlamı ve görüntüsü değişmiştir. Bulanık bir bilincim ben. Birtakım Yaratıkların, başka yaratıkların varlığını sürdürmek için kendi varoluş alanlarını yok etmesi sözün konusudur. 

Bu elemli cümlelerin diş ağrısını andıran sahneler olması, bu sahnelerin içlerinin doldurulması gerekmesi, hastaların bu sahneleri severken aşka ve yelkenlilerin de rüzgara karşı gelmesi sebepleriyle, bakarken Alice’in suratına hastalar, “ben söyleyeceğimi söyledim vaktiyle” dedi Alice. Dedi Alice ki: “Ben söyleyeceğimi söyledim. Ben sizi sessizliğimle yargıladım.”

Alice’in en yakın dostu uyandırdı o sabah Alice’i karmaşık düşlerinden. Bir böceğe dönüşmüş olarak uyanmadığı için şükran çekti Alice. Şükran çektikten sonra bir de otuzbir çekti Alice. Yatağının zincirlerini lehine çevirmesi gerektiğini söyledi Alice’e Alice’in en yakın dostu. Alice’in en yakın dostu Alice’e dedi ki: “Yatağının zincirlerine vurulmuş olabilirsin, üzülme; sakin ol. Sakin ol yavrucuğum çünkü yatağının zincirleri seni düş dünyanın derinliklerine daldırıp hayal gücünü zenginleştiren birer araçtır. Evet, delirmektesin zincire vurulu olduğun için ve/fakat unutma ki bilincinin ve bilinçaltının muhteviyatı senin şunu idrak etmene engel teşkil etmemelidir: Hiç bir deli yeteri kadar deli değildir ve hiç bir akıllı yeteri kadar akıllı değildir. Delilik toplumun deliliğinin bir ürünüdür.”

Alice, zincirlerini unutmadan: “Deliliğe daha büyük bir delilikle karşılık vermekten söz ediyorsun sen.”

Alice’in en yakın dostu: “Evet ve bu yüzden ‘deli insan kendinden başka herkesi deli sanıp entelektüel gevezeliğe soyunur’ diyorlar arkamdan.”

Alice, zincirlerini yalayarak: “Hiç değilse deli olduğumuzun farkında olacak kadar akıllıyız biz; peki ya onlar?!”

Alice’in en yakın dostu gider. Alice’in en yakın dostu gittikten sonra Alice şöyle düşünür: “Aptallar hata yapa yapa akıllanırlar. Bunlar aptallıklarını yeni aptallıklarla ve envai çeşit hatalarla besliyorlar. Hata yaptıkça daha da aptallaşıyorlar, aptallaştıkça daha büyük hatalar yapıyorlar. Şu halde bilginin iktidarla olan ilişkisinin, aklın sınırlarının ve bilginin çağımız ortadoğuakdeniz ülkelerinden birindeki konumunun sorgulanması gerektiği inancı hakim duygu ve düşüncelerime. Duyguların ve düşüncelerin hürriyetin hakimiyetinden yoksun bir ortamda ve zamanda  dile getirilmesi, söz konusu ortamın ve zaman kesitinin bilgiye talebin minimal düzeylerde seyreylediği bir doğaya sahip olması ve dolayısıyla da zoraki çabalarla dil vasıtası ile hayata nüfuz ettirilmeye çalışılan fikirlerin delilik diye telakki edilen bir uğraş konumuna yerleştirilmesi, düşünce üretiminin bu coğrafyada var olamayacağı inancı ve hatta her türlü alternatif bakış açısının şımarıklık ve kendini beğenmişlik bellenişi elbette ki zamanla “radikal entelektüelliğin” ayıp sayıldığı, “entelektüel” kelimesinin dile getirilmesinin bile tüyleri diken diken ettiği, bilginin değersizleştiği ve retoriğin(etkileyici konuşma becerisi) iktidarı ele geçirdiği saçma sapan bir oluşumu dünyaya getirir. Bu oluşum kendi kendini her fırsatta yeniden yaratan görüntüde farklı totaliter söylemlerin oluşturduğu anlamsız monologlar karmaşasının anlamlıymış gibi görünen bir oyun formunda sahnelemesine zemin hazırlamaktadır. Olumlu yönde en ufak bir dönüşüm geçirmeyen, değişmeyen, kopuş yaşamayan, parçalanmayan bir toplumun bütünlüğünün gerekliliği her fırsatta gereksiz yere vurgulanırken, nesiller değişmekte ve/fakat ne “yasal muhalefet” ne de “yasadışı iktidar” değişmektedir. Bu durumda statükodan yani durumun zamana bağlı mevcudiyetinden söz etmek anlamını yitirirken, gerçek anlamda anti-statükocu tavırlar sergilemek de ceza gerektiren birer suç haline getiriliyor. Bir insana kırk kere deli dersen deli olmaz belki ama en azından kendini deli sanmaya başlar ki bu da zaten deliliğin yarısıdır. Diğer yandan kırk kere ‘bağımsızım’, kırk kere de ‘özgürüm’ dersen işte bağımsızlık ve özgürlük kırk kere uzaklaşır senden. Tersten ziyade farklı işleyen bir mekanizma gerekir düzlüğe çıkmak için bu çarpıklıktan. Bu çarpıklık ancak çarpıtma, daha doğrusu boşlukları doldurma yöntemiyle alt edilebilir. Yalan söylemenin, yani doğru sanılan şeylerdeki yanlışlıkları göstermenin duruma göre iyi yanları olabilir. Plato’yu eleştirmeyen Batılı düşünür kalmamıştır. Plato’yu eleştirmek demek ondan yararlanmamak demek değildir. Mesela Marx’tan yararlanmanın en iyi yolu Marx’ı eleştirmektir. Yani kısacası işte Plato’yu da, Kant’ı da, Marx’ı da, Derrida’yı da, onu da bunu da eleştireceksin, daha doğrusu bunlara eleştirel yaklaşacaksın; bunlar da insan. Bunlar da hak ediyor eleştirilmeyi. Bunların metinlerinde de boşluklar var. Diğer yandan kör bir inançla Aristo’nun, Sokrat’ın, Plato’nun isimlerini sıralamak ve “bunlar Gâvurdur” demek kişiye ve topluma ancak zarar verir. Eleştiri yeni bir şey söylemeli. Fikir dünyasında sınırlara ve barikatlara yer olur mu hiç?! Zaten çekmişiniz çizgileri dünyanın üstüne, hiç olmazsa beyinlerinizi bölüp de tıkmayın kendinizi ve bizi hücrelere. İnsan okuduğu şeye inanmalı ve/fakat okuduğu şeyin doğruluk ihtimali olduğu kadar yanlışlık ihtimalinin de olabileceği ihtimalini göz önünde bulundurarak kesin doğruluğuna veya kesin yanlışlığına inanmamalı. Köktencilik önce köktenciye köküne kadar girer, içeride totalitarizmi katleder, sonra özgürlüğü döller ve hemen akabinde de katar zulmü önüne kırbaçlar ölümüne. İnallahım perde!”

İşte bu saçma sapan düşünceleri aklından geçirerek entelektüel gevezelik eden Alice şuna kâni oldu en sonunda: “İnsanlara olan güvenimi yitireliberidir kendimi daha derin bir içeriğe sahip iletişim biçimlerinin keşfine vakfettim ben. Evet, ben zincirlerime şükrediyorum. Bu hale getirdiler işte beni. Hayal dünyamda boğulmaktan mutluyum. Tanrı zincirlerimi benden esirgemesin. Esirgemesin ki ona da şükredeyim. Ama sakın şunu sormadan edemeyeyim; deli olduğumun farkında olacak kadar akıllıyım ben, peki ya sen?!”

O, ki meçhuldür, kırbacını sıvazlayarak: “Kendime küstüm, kimseyi görüştürmüyorum kendimle, bu vesileyle de işte vurdum seni zincire kırbaçlıyorum ölümüne!”

Bir Roman ve Bir Hayat

Bir’in Acı Dolu Yaşamı ve Daha Başka Doğaüstü Hadiseler 

Bir’in annesi ve babası kendisi çok küçükken ölür.  Bir, beş yaşından itibaren sosyalist bir filozof tarafından büyütülür. Arada pek fazla bir şey olmaz, yıllar öyle gergin bir biçimde geçer; pek yakında patlak verecek olan savaştan henüz hiç kimsenin haberi yoktur. Bir, zamanının büyük bir kısmını kendisini evlat edinen sosyalist şahsiyetin kütüphanesindeki kitapları okuyarak geçirir.

Bir daha yirmi yaşındayken son derece radikal bir öğrenci dergisinin editörüyle evlenir. Çok geçmeden doktorlar başında çok tehlikeli bir beyin tümörü tespit ederler ki bu tümör acilen alınmalıdır Bir’in yaşamını sürdürebilmesi için. Ameliyat başarılı geçer ve tümör etkisiz hale getirilir. Ne var ki Bir çok geçmeden post-traumatic-stress-disorder(travma sonrası sinir bozukluğu) diye bilinen ruhsal bir sarsıntı geçirir. Bunun sebebi Bir’in kafatasının açılıp beynine müdahale edildiği düşüncesinin bir saplantı haline gelmesidir. Zaman geçtikçe bu karanlık düşünceyle baş etmesini öğrenir Bir, ama kabusları kendi kontrolünde değildir ve hemen hemen her uyuduğunda rüyasında ameliyat sahnesini görmekle kalmaz adeta ameliyatı her gece yeniden tecrübe eder. Tümörün kendisi yok edilmiş olmasına rağmen tümörün alınmasıyla beyinde oluşan boşluk bu korkunç kabuslar tarafından istila edilir. Madde yerini madde-ötesi psişik deneyimlere bırakmıştır. Yaşamı dayanılmaz bir hal alan Bir intihara sıcak bakmaya başlar. İşte tam bu sıralarda Bir hamile olduğunu öğrenir, hem de ikizlere… Hamilelik Bir’i intihar düşüncesinden kesin ve kati şekilde vazgeçtirir. Üstelik artık kabus da görmemekte, beyin ameliyatını her gece uykuya daldığında tekrar tekrar yaşamamaktadır. Belli ki ikizler tümörün alınmasıyla beyinde yaratılan boşluğu dolduran kabusları yok etmiş ve beyindeki boşluğu rahimdeki varlıklarıyla doldurmuştur. Ancak lanet Bir’in peşini bırakmaz ve Bir hamile olduğunu öğrendikten üç hafta sonra son derece şiddetli baş ağrılarından muzdarip olmaya başlar. Doktorlar kendisine tümörün yeniden ürediğini ve bir operasyon daha gerektiğini söyler. Ve/fakat bu sefer durum daha da ciddidir. Kabusların ani yokluğunun yarattığı boşluk tümörün büyümüş bir halde geri gelmesine sebebiyet vermiş, dolayısıyla da bu sefer daha büyük ve hamilelikten ötürü aşırı derecede tehlike arbeden bir operasyon gerekmektedir. Bir’in tümörden kurtuluş şansı vardır ama tehlike ikizlerin de bu operasyon neticesinde yok olma riskinden kaynaklanmaktadır. İkizlerini riske atmak istemeyen Bir ameliyatı şiddetle reddeder. Doktorlar Bir’e kendi hayatını tehlikeye atmakta olduğunu söyler, ancak Bir kararlıdır; her ne pahasına olursa olsun ameliyat masasına yatmayacaktır.

Bir yaklaşık sekiz ay boyunca baş ağrılarından ötürü acıya mıhlanmış bir yaşam sürdürür. Dokuzuncu ayda ikizler gayet başarılı bir doğumla dünyaya gelirler. Doğumun hemen ardından, Bir daha ikizlerini kucağına bile alamadan, doktorlar beyin ameliyatını gerçekleştirirler. Ameliyat başarılı geçer ve Bir tüm bu yaşadıklarını anlatan psikolojik ve siyasi bir roman yazar. Bu roman bir kara-ütopya, geleceğe dair kara bir anlatı olarak da nitelendirilebilir. Roman Bir’in yıllardır çektiği tarifi imkansız acıların bir dökümüdür adeta ve edebiyat dünyasında büyük yankı uyandırır. Okuyucu romandan Bir’in el attığı her işte başarılı ve/fakat kendine güvensizlikten ötürü zaman zaman felce uğramaktan kurtulamayan bir kadın olduğunu öğrenir. Okuyucu anlar ki Bir ikizlerine iyi bir anne olmakla topluma faydalı bir devrimci olmak arasında gidip gelen çalkantılı bir yaşamın öznesidir/nesnesidir. Bir’in yazdığı romanın ana-teması aşağıda verilmiştir ki herkes durumun vahametini, manik-depresyonun faydalarını ve kişisel mevzuların nasıl tüm dünyayı ilgilendiren mevzular haline getirilebileceğini daha iyi kavrasın. Böylelikle psikolojik ve bedensel rahatsızlıkların siyasetle ve yaratıcılıkla ne denli alakalı olduğunun da idrak edileceğini ümit ediyorum. 

 Bir’in Kendi Hayatından Esinlenerek Yazdığı 2012 Adlı Roman’ın Ana-teması

Yıl 2012’dir. Üçüncü Dünya Savaşı kimsenin beklemediği bir biçimde patlak vermiş, zaten yapay olduğu uzun süredir sezilen sevgi ve barış hayalleri yerini tüm dünyada çok şiddetli içsel/dışsal-ötesi çatışmalara bırakmıştır.

İlk başlarda özellikle Kuzey Avrupa ülkeleri ve Fransa’da birer iç savaş şeklinde patlak veren bu savaş, daha sonra sınırları aşıp, ülkeler arasındaki barikatları yerle bir ederek dalga dalga tüm dünyaya yayılmıştır. Çatışmalar global ölçekte olduğu için kimse bu çatışmaları ne birer iç savaş, ne de birer dış savaş olarak niteleyebilmektedir. Artık iç düşman dış düşman kavramları anlamını yitirmiş, tüm dünya ülkelerindeki iktidarlarla muhalif güçler birbirine girmiştir. Mesele ne hangi milletin ötekinden üstün olduğu meselesidir, ne de savaşı hangi ülkenin kazanacağı meselesi. Küresel tahakküm küresel direnişe sebebiyet vermiş, tüm ülkelerdeki muhalif güçler kendi ülkelerindeki iktidarlara karşı amansız bir mücadeleye girişmiştir. Eğer bir ülkedeki muhalif güçler zayıf düşmüşse derhal o ülkeye diğer ülkelerden binbir zorlukla da olsa takviye güçler gönderilmektedir.

Savaşın yayılmadığı nokta kalmamış, bütün roller değişmiş, dünya neredeyse ters yönde dönmeye başlamış ve hastalar doktorlara, sömürülenler sömürenlere, ezilenler ezenlere, materyalistler metafizik ideologlarına karşı amansız bir direnişe girişmişlerdir. Saldırganlık ve şiddet daha önce hiç görülmemiş bir biçimde had safhadadır. Gelinen noktada artık ya global kapitalist düzen yerle bir edilecektir, ya da demokratik-sosyalizm daha ana rahminden çıkamadan ilelebet tarihe gömülecektir. Hiç kimsenin kaçacak deliği yoktur, ki zaten hiç kimse de kaçacak delik aramamakta, aksine herkes saklandığı delikleri tıkayıp savaşa katılmaya can atmaktadır.

Barikatlar her yerde, savaş ve ölüm bir yaşam biçimi halindedir. Ölüm yaşamın bir parçası haline gelmiş, hastalıklar sağlıklı bir geleceğin koşuluna dönüşmüştür. Muhalif güçler karşılarında buldukları acımasız kolluk kuvvetlerine karşı tüm olumsuzlukları birer silah haline çevirmiş, en olumsuz gibi görünen koşullar global kapitalist sistemin kökten ve tamamen imhası için birer araç haline gelmiştir.

Eğer demokratik-sosyalistler için amaç mevcut düzeni topyekün yerle bir etmekse, global kapitalizmin muhafazakarları içinse amaç karşı güçleri yeryüzünden sonsuza kadar silmektir gelinen noktada. Mesele bir ölüm kalım meselesidir. 

Bir’in Kitabının Arkasındaki Tanıtım Yazısı

Yaşamı olumlayıcı duruşuyla tez-antitez-sentez geleneğini yerle bir eden Bir’in bu kitabı insanın bölünmüşlüğüne, dünyaya fırlatılmışlığına ve kendini içinde bulduğu çaresizliğe yenik düşmektense olumsuz durumların olumlu durumlara, imkânsızlıkların ise birer imkâna dönüştürülebileceğini kanıtlar nitelikte bir eserdir. Bir’in tamir edilemez ruhsal ve fiziksel örselenmişliğe, zamana ve ölüme karşı giriştiği bu amansız direnişin çözümü sevgide bulan öyküsünü dinlemeye hazır mısınız?

Bu Durumdan Çıkan Sonuç

Bir kendi vücudu içerisinde deneyimlediği iyi ile kötü arasındaki çatışmayı dünyadaki iyi ile kötü arasındaki bir savaş olarak duyumsamış ve bu durumu kara-ütopik bir romana dönüştürmüştür. Böylelikle Bir acılarına yenik düşmek yerine onları önüne katarak kırbaçlamayı başarmıştır. Eğer bunalımlı bir şahsiyet biraz yetenekliyse evden çıkıp toplumsallaşma uğruna saçmalamak yerine odaya kapanıp yaratıcılığa, yani yazarlığa, müziğe veya ressamlığa yönelirse kendine çok büyük bir iyilik etmiş olur. Bunalımlı kişi böylelikle mutsuz bilincini kendi lehine çevirerek eserlerine bunalımının damgasını vurur ve topluma faydalı bir insan olarak tımarhanede saygın bir hasta konumuna düşmekten kurtulur.

İki Filozof Üç Köre Eşittir

–Körler görme yetisinden yoksun değildir. Senin felsefen ötekilerin hep bir şeylerden yoksun olduğu düşüncesine dayanıyor.

—Peki sevgili Bir, fakat sen körün görme yetisinden yoksun olmadığını söylemekle körün görme yetisine sahip olduğunu söylemiş olmuyor musun?

–Hayır. Söylediğimin bununla alakası yok. Sen her şeyi tersinden anladığın için benim söylediğimi de tersine çevirip bana satmaya çalışıyorsun.

–Nasıl yani?

–Yani şöyle: Bir taşın görme yetisi yoktur ve/fakat bu o taşın görme yetisinden mahrum olduğunu göstermez. Evet, doğru, taş görmeye muktedir değildir, ama bu taşın herhangi bir şeyden yoksun olduğu anlamına gelmemelidir.

–Ama kör taş değil ki…

–Ben kör taştır demiyorum ki zaten. Sadece körün de tıpkı taş gibi görme yetisinden yoksun olmadığını, zira körlüğün doğası gereği görmeyi dışladığını söylüyorum. Yani körün doğasında görmek diye bir şey olmadığı için körün görme yetisinden yoksun olmasının imkansız olduğunu söylüyorum.

—Ama kör görme yetisinden yoksun olduğu için kör değil midir zaten?

–Hayır değildir. Kör ancak başkalarıyla mukayese edilince görme yetisinden yoksun bir varlık olarak algılanır. Kör ancak görenlerin gözüyle, görenlerin dünyasında görme yetisinden yoksun bir varlık olarak algılanır. Kör kendi içinde bir şeyden yoksun değildir, görme yetisinden yoksunluk hali köre dıştan empoze edilmiş bir haldir.

–Körleri oldukları gibi görmekten kaçınıyorsun sen?

Asıl sen kaçınıyorsun onları oldukları gibi görmekten.

–Neden ille de sende olup da onlarda olmayan bir yeti dolayımıyla anlam yüklüyorsun ki körlere. Neden onları kendi içlerinde, kendi dünyalarında oldukları gibi görmüyorsun ki?

—Ben onların dünyasında yaşamıyorum çünkü onlar görmüyor, bense görebiliyorum.

–Bu son derece vahşi ve acımasız bir yaklaşım bence?

–Bence asıl sen gören bir insan olarak körleri oldukları gibi, yani görme yetisinden yoksun kişiler olarak göremediğin, yoksunluğu negatif bir şey olarak algıladığın için kötüsün.

–İyinin ve kötünün, yoksunluğun ve sahip olmanın ötesinde bir felsefe geliştirmeye çalışıyorum ben.

–Yapmaya çalıştığın şeyin tam tersine sebep oluyorsun ama. Yaptığın şeyin sonuçlarına bakarsan, körlerin görme yetisinden yoksun olmadıklarını zira görmemenin körlüğün doğasında olduğunu söylediğin için onları oldukları gibi kabullenememe durumunda buluyorsun kendini.

–Benim söylediklerimin kör bir insan için öneminin farkında mısın sen?

—Bunun farkında olabileceğimi sanmıyorum. Zira kör bir insan değilim ben. Dünyayı nasıl kör bir insan gibi algılayabilirim ki, görüyorum ben. Sense görmemenin nasıl bir şey olabileceğini farz ederek gören bir insanın dünyayı ve körlüğü algılama biçimini körlerin dünyasına empoze ediyorsun. Üstelik de bunun körlerin menfaati icabı olduğunu, senin felsefenin körlerin kendilerini daha iyi hissetmesini sağlayacağını düşünüyorsun.

—Bu yorumun doğru. Ama ben senin neden benim felsefemin yanlış olduğunu düşündüğünü anlamıyorum.

—Yanlış her doğrunun koşuludur bence. Ama seninkisi düpedüz saçmalık.

—Kime göre saçmalık; görenlere göre mi, körlere göre mi?

—Bak sevgili Bir, senin anlamadığın nokta şu: Bir insanının özelliklerini o insanda olmayan her şey belirler. Yani varlık olmayan her şeyin yokluğudur aslında. Anlıyor musun?

—Yani diyorsun ki sen, körlük görmenin dışlanmasıyla körlük olur.

—Evet.

—Ben de diyorum ki kör olma hali kendi içindeki görmeme durumunun varlığıyla olur.

—Birbirimizin tam tersini düşünüyoruz.

—Biz birbirimizin tersine çevrilmiş ayna imgeleri olmalıyız.

—Öyleyiz hatta sanırım.

—Yani aynı olmasak da aynıyız.

—Ya da belki, farklıyız işte, birbirimizden farkımız olmasa da… 

—Bir odanın içinde, bir sandalyenin üstünde hareketsiz oturduğunu düşün.

—Bunu ancak hayal edebilirim, metaforlarla düşünce değil hayal olur.

—Tamam, hayal et o zaman.

—Ettim.

—Ettiğin bu hayalin ne anlama geldiğini biliyor musun?

—Hayallerin anlamı olmaz, anlam düşünceye ve kavramlara özgüdür.

 —Seninle konuşmak imkânsız.

 —Seninle konuşmak da öyle.

Kıskançlık Krizi


Ta en baştan beri bu öyküye hiç bulaşmak istemedim aslında… Ve/fakat durumumun ceza gerektiren bir suç unsuru sayılması beni mecburen hayattan yazıya sızmaya mecbur bıraktı.
“Shakespeare’i cadalozlaştırmış, Sokrat’ı da kılıbıklaştırmış bulunuyoruz. Hatta o bilgeler bilgesi Derrida’yı bile bir sevgi ışığıyla geme vurup dizginledik ve onun sırtına bindik” diyor mesih.
Zampara yavşak, İsa’ya “hangisi ekmek sürahisi?” diye sorunca başladı işler ters gitmeye. Zampara yavşak’ın sorusu karşısında dili dişi kilitlenen İsa kafasının karışıklığı altında çatır çutur ezildi. Cem Yılmaz bunun üzerine “İsa çarmıha geril” dedi. Fişlenmişler ordusu iktidarın elindeki fiş sayısını geçince, meşruiyet krizi doğdu. Eylemlerini, yani baskı kurma, tahakküm altına alma stratejilerini meşrulaştırmakta zorlanınca iktidar, kitle ayaklandı. Meşrulaştırma krizinin doğuşuyla birlikte ortalık karıştı ve olanlar oldu. Benim bu öyküye sızmak zorunda kalmış olmamın sebebi ise yeni meşruiyet krizleri yaratmakla görevlendirilmiş olmamdır Tanrı tarafından. Tanrı’nın bana verdiği yetkiye dayanarak çok renkli perspektiflere feda ediyorum gençliğimin baharını. Bizim putatapan ozanlarımız yoktur. Bu yüzden de sessizliğin cezasını çekmekten kurtulmak lüksüne sahip değiliz. Neyse, meşruiyet krizinin temelinde yatan iktidarın söyleminin anlamını ve inandırıcılığını yitirerek çökmesidir. Kitleye yeni söylemler, yeni anlatım biçimleri sunmak meşruiyet krizini döller ve iktidarın sadece söylemini değil iktidarın kendisini de çökertir. Yani koltuğunun altında diploması olan herkes gibi ben de karşıyım herşeye. Bu sefer de, yani işte insan herşeye karşı olunca da söylem krizi doğuyor. Yani mesela bir insan kendinden başka herkese ve herşeye karşı olduğu için söylem krizi yaşamakta, ne diyeceğini bilememekte ve nitekim ne dediğini bilmemektedir… Söylem krizi meşruiyet krizinin doğmasına sebebiyet verir ve söylemin sahibini çökertir. Bu kaçınılmazdır. Bütün bunlar salt akademik sorunlar; bence Üniversitelerin Dil Bilimi, Felsefe ve Edebiyat fakültelerinde “söylem çökertme teknikleri” diye bir ders olmalı ve bu söylem çökertme işleri akademik bir çerçeve içerisine yerleştirilmelidir.
Özgürlüğü bir kenara bırakıp öyküye dönecek olursak, görürüz ki Yeşil Entarili Bir Kadın plajda güneşlenmekte ve güneşlenirken de Joyce’un kitabının 225’inci sayfasını okumaktadır. Ben bu sahnede sadece havada uçan türü belirsiz bir kuşumdur. Dolayısıyla sen de tüm olayları bir kuşun gözünden görüyor ve bir kuşun beyniyle algılıyorsun. Bu kuşun gözleri keskindir ve sezgileri kuvvetlidir. Kadının okuduğu satırları görür:
–Aristo’yu Eflatun’la kıyaslayan birini işittim mi kanım beynime sıçrıyor insan olsun.
—İkisinden hangisi, diye sordu Stephen, beni Cumhuriyet’inden sürerdi?
Sen düşünürsün: Demek ki herkesin bir diğerinden farklı bir Cumhuriyet tezahürü mevcuttur. Herkes Cumhuriyet’i kendince tanımladığı için kriz yaşıyoruz. Bu krizin adı kavram karmaşası krizidir. Bu kriz söylem krizine ve dolayısıyla da meşruiyet krizine sebep olur ve toplumun parçalanmasını sağlar. Parçalanan toplum artık bir daha eski yapısıyla bir arada bulunamayacağından, bütünlük için yeni bir yapılanmaya gereksinim duyar. İktidar bu yeniden yapılanmayı sağlayamazsa çöker ve el değiştirir. Bu el değiştirme yeni yapı kurulana ve toplum farklılıklara müsaade eden bir yapıyla yeniden oluşturulana kadar sürer. Sürer işte… Belki de insanlık ölene kadar sürer.
Özgürlüğü bir kenara fırlatıp öykümüze dönecek olursanız şunu görürsünüz:
Plajda yatan ve Joyce’un kitabını okuyan kadın düşünmektedir: Kanımca bu eser zamanımızın sanat çalışmalarında yaygın olan belirli varsayımları kavramamıza yardımcı olur. Derrida’nın ironik ciddiyeti de bunu doğrudan sağlar. İronik ciddiyet oyunu Rumlar ile Türklerin aşk ateşiyle yanıp tutuşmalarını sağlayabilir. Söylem çökertmenin en iyi yoludur ironik ciddiyet. Küstahlık barındırır bünyesinde…
Kadının sevgilisi denizden çıkmış ıslak ıslak kadına doğru yürümektedir. Yağmur başlar. Adam ıslanmamak için denize döner. Kadın kalkar arabaya biner, müzik dinler. Şarkı şudur:

Yavru ceylan gibi kaçar
Seke seke çaydan geçer
Nazo Gelin ayağına takar hal hal

Bir bakışı canlar yakar
Gülüşüne cihan değer
Nazo Gelin ayağına takar hal hal

Bu şarkıyla kendinden geçen kadın yurtdışına gitmek arzusuyla yanıp tutuşur. Sevgilisinin aptal olduğunu bildiği için vicdan azabı duymaksızın arabayı çalıştırır ve havaalanına doğru yola koyulur. Bu arada adam hala daha denizdedir, yağmur yağmaya devam etmektedir, kuş ortadan kaybolmuştur, olayları kimin bakış açısından gördüğümüz muammadır.
Havaalanında kadın “Aşırılığın Peygamberleri” adlı kitabın yazarını görür ve hemen oracıkta ona aşık olur. Neden aşık olduğunu kendisi de bilmemektedir ama olur. Hemen yazarın yanına yaklaşıp şunu söyler: “Derrida’nın en can alıcı noktalarda, sorgulayıcı ya da varsayımsal tarzlara yönelmesi rastlantısal değildir, böylece kendisini metninden uzaklaştırabilmekte ve söylediklerinin görünüşteki aleni gücünü yıkabilmektir. İşte hendek işte deve, ya atlarsın ya düşersin, zordur almak bizden kızı.”
Yazar hemen tepki verir: “Jacques Derrida’nın yazılarını yorumlamak, baştan sona zorlama bir eyleme girişmektir, çünkü Derrida, yazılarının anlamsız olduğunu ifade etmekte hatta kelimenin tam anlamıyla hiç bir şey ifade etmediğini ileri sürmektedir. Belki de ben yanlış anlamışımdır. Söğüdün dalı uzun, elim eline değmedi, varın anlayın gayrı…”
Bu sahneden sonra ben kadının kocası olarak ortaya çıkarım.
“Bu kim?” diye sorarım.
“Aşırılığın Peygamberleri adlı kitabın yazarı,” der kadın.
“Ben de Kurtalan Express’in basçısı,” derim.
“Çarşamba’ya kadar buradayım, o yüzden Cure’un şarkısına göre Cuma’ya kadar uzatmam gerekiyor kalış süremi. Biliyorsunuz o şarkıda Cuma günü aşık olma günüdür deniyor yüzsüzce,” der yazar.
“Bu kadının sevgilisi benim,” derim.
“Ben de bu öykünün yazarıyım,” der yazar.
“O sen değilsin, benim,” derim ben.
“Durun, durun. Buldum! Kavram karmaşası yaşıyoruz. Söylem tıkandı, saçmalığı meşrulaştırmakta zorlanıyor Tanrı, yazarın iktidarı çöktü, şimdi hayata dönme zamanı…” der kadın.
Kadın arabadaki radyoyu açık unutmuştur, Barış Manço söylemektedir, duyan yoktur: “Gönül ferman dinlemiyor, yaza yaza bitti kalem, bir gün elbet dolar çilem, bir gün olur devran döner, yaza yaza bitti kalem, gönül ferman dinlemiyor…”

Transparan Tavşanın Anlam Dünyası

Kendini göm, beni doğur

Beni bırak, sen kaç ve kurtul

Sen kal, ben kaçıp kendimi kurtarayım

Ben kaçayım, sen kal ve kurtul

Kendini bırak, ben kaçıp kurtulayım

Sen kendinden kaç, beni kurtar

Kaç ve beni kendinden kurtar

Seni kendinden kurtarayım, kaçalım

Kalalım

Başka bir şekilde olalım

***

Beni hasta eden şey seni iyileştiriyor, bu nasıl oluyor da gerçekleşiyor? Onu ben kendim bu şekle sokuyorum. Benimle onun arasındaki ilişki hayata hep kendimden vermem neticesinde gerçekleşiyor. Hep kendimden veriyorum hayata yarattığımın tanığı olabileyim, o bilinçle ölebileyim diye. Bir şey yaratmak için kendimi aşındırıyorum. Yavaş yavaş yok ediyorum kendimi, bir süreç şeklinde yaşıyorum özgürleşip yaratmayı ve ölmeyi; ölüme doğru ve/fakat ölüm olarak hayata karşı yazıyorum kendimi.

Söz olup sızsa insan hayata, onu şekle şemale soksa yaşamak suretiyle, ilk önce neyi değiştirir hallerin birinde? Hal öyle bir olsun ki ben kendimi değiştirebileyim. Kendimi değiştirmek suretiyle çevremle ilişkilerimi de değiştirebiliyor olayım, böylelikle topluma yeni bir can katma ihtimalim olsun. Ben çevremin hem etkisi hem de tepkisi olayım işte. Bu ‘anormal’ bir durum sayılsın, ben bu vesileyle ‘hasta’ edildiğimi düşüneyim. Beni iyileştirmek için uygulanan yöntemleri kendilerine döndürdüğümü, onları birer düğüm haline getirmek suretiyle kendime gömüldüğümü, bunu aşmanın ancak bir eylem olarak düşüncenin dışa eylem ve söylem ayrımını ortadan kaldıracak, niyet ve hareket bütünlüğünü sağlayacak şekilde yansıtılmasıyla mümkün olduğunu iddia edebileyim.

***

Tek kişilik saklambaç düşüncesini gerçekleştirmek isteyen kişi öncelikle kendini kendi içinde kaybetmelidir. Bu düşünce eylemi bununla kalmamalı kendi içine hapsolmuşluk hissini de doğurmalıdır. Bilinç “hissiyata göre hareket” tarafından şekillendirilmeli, dillendirilmeli ve sahnelenmelidir. Gerisi gelir eğer oturup düşünür, döndürüp dillendirirsen. Halin yaman olur işte o zaman, bir taş düşer başına havadan, vaziyetin değişir, vasiyetini değiştiremezsin. Dilin bu yerde biter, dilinin bittiği yerde sözcülüğün de biter, gözcülüğündür artık devrede. Gözcülüğün bittiği yerde sessiz, sözsüz ve görüntüsüz bir olay bilince çarpmak eğilimindedir. Beyin bir ekrana dönüşür, düşünce tiyatroya… Bu teori/pratik, eylem/söylem ayrımının ortadan kalktığı, düşüncenin hayata bitmiş bir yazı ve ölü bir insan formunda nüfuz ettiği yerdir. Gerisi kişi kendini kendinden hayata döndürüp dillendirirse gelir ki sözsüzlüğün bittiği yerdir. Bu yerde düşünce vücut bulup kendi kendini sahneler. Kime ne katar kafada çözülen sorunlar, bana ne getirecek şuurumda sahnelenen bu oyunlar, ne götürecek benden perde? İnsin artık, öyle asılı baş aşağı durmasın perde olduğu yerde. Gelen gelsin, giden gitsin meçhule. Öğrensin kendini kaybetmeyi kendi içinde, belki açılır dışa. İçindeki sığınakları birer birer yıkarak başlamalı kişi bence işe. Kemikleşmiş zihniyeti budayarak yer açmalı kendine ve geleceğe… Geleceğe ki geçmiş olacak zamanın birinde.

Yüzümüze vurulmuş tekmelerin su yüzüne çıktığı yerdir burası. Burada geçmiş çizilmiş resimler şeridi şeklinde akar bilincimizin üstünden. Bu esnada kültürel bilincimizin altında bir başka geçmiş sere serpe uzanmış keyfiyeti bir yaşam biçimi haline getirmekle, hürriyeti ise eylemsizliğe dönüştürmekle meşguldür. Tanımlandığı anda anlamını yitiren hürriyet içi boş bir kavram olarak gerçekleşememeye mahkûmdur demek çözüm değil, hürriyet varılacak bir son nokta değil, yakaladıkça kaçan bir haldir, özgürleşme her gün yeniden hayata geçirilen bir eylemdir falan şeklinde dillendirmek gerekebilir mevzuyu. “Ya kölelik ya efendilik,” “ya otorite oluş ya iktidarsızlık” gibi ikili zıtlaşmaların arasındaki kırılma noktalarında yaratılır kimlik. “Eşiktelik” platform vazifesi gören bir kimliktir. Bu platformda yanmaya tabi tutulur taraflar. Yanışlardan yeni şeyler doğar. Doğan şeyler ne biridir ne öteki. Ateşin bir ölçü birimine dönüştüğü uzamdır burası, zulmü neyle ölçeceğimizi bilen kişi sayısı kıttır burada. İdrak kabiliyeti cüzi kişi diye onuncu köye göndermezler kimseyi buradan. Oradaki gönderde bayrak yoktur. “Küllere dönüşümden yeniden doğmak mümkündür” diyenler varsa, bir de “küllere dönüşüp rüzgârda savrulmadan yeniden doğmak zamanıdır” diyenler vardır. Arada kalanın durumu şudur: Ben yeniden doğmak arzusunda değilim. Dolayısıyla bırakın yanayım ve onuncu köye gönder olayım. Yanmak mı lazım şimdi, yanmamayı başarıp dönüşmek mi? Ne gereği var oysa içinde bir öteki yarattın diye kendinden nefret edip yanmanın. İlişkiye geç onunla, kendine duracak bir yer bulma hususunda yardımcı olur sana.

***

Doğduk, kendimizi zincire vurulu bulduk. İdrak kabiliyetimiz cüzi olduğu için bunu anlamakta geç kaldık, anlayınca da “aslında zincir yok, ben var sanıyorum, burada sadece incir var, incir çekirdeğini doldurmayacak işlerle uğraşan insanlar var” deyip kaçtık. Zincirlerimizi okşuyoruz şimdi. Doğma büyüme zincirlikuyulu olduğum için zincirlerimin içime işlediğini yenile fark ettim. Zincirin Allahlına kavuştum ben şahsen bu dünyada; sağolun varolun, bu vatana yar olun.

***

Bu itlik kopukluktur. Ne gereği vardır hayatı kişiye zindan etmenin ve hatta bununla yetinmeyip ana rahmini bile mezar eylemenin? Hiçbir düşünce sistemi uymuyor tüzüğünüze, bir sistem olarak sistemsizlik ile aranızın iyi olduğu ise söylenemez, söylense de bir anlam ifade etmekten yoksunluğa mahkûmdur söylenen.

Tina Oelker

Ona buna bulaştım, kana karıştım, kanlarımız karıştı, zehre dönüştü zikredilen her söz. Ah bu ne cinnet ve celal, kendine kıyıcılığa panzehir olsun hayatım, sözel varlığım çözelti niyetine katılsın çalıntı literatürünüze. Yatıya kalmıyor maruz kaldığım düşünce eylemleri sizin düzeninizin yatağı oldukça sözlerim. Tutarsızlık hakim bir kere; neyi neyle ifade etmeniz gerektiğinden bihaber, söylem düzeyinde kombine sevkiyattan başka bir şey yaptığınız yok. Doğurgan veya üretken değil ilişkimiz. Tam aksine kendine kıyıcı özellikler barındırıyor bünyesinde. Bünye kaldırmıyor bunu, varlığı yokluğuna giden yolda emin adımlarla ilerlemek şeklinde sızıyor hayata. Sızıdan kaçılmıyor kaderden kaçıldığı gibi. Kader yazılır, çizilir, silinir, tekrar inşa edilir de sızısız bir siz ve biz tabut günlüklerinden, mezar mektuplarından öteye gitmez. Yapının kırılması, yapının içi ve dışı arasındaki sınırın çizilmesi ve aynı anda silinmesi ile mümkündür oysa. İlişkimiz bizi öldürüyor sonunda ve bütün ada onuncu köye dönüşüyor. Ya da bilmem kaçıncı eyalete, vilayete, ihanete… İşte bunun iyi bir şey olmadığını söyleyeni kusuyorsunuz dünyanın üstüne. Kaldırmıyor bünyeniz bizi, suçu işleyen siz olduğunuz halde cezayı çeken biz oluyoruz netice itibariyle. Sizli bizli konuşmanın gereği bundandır işte.

***

Durağan bir bütünlük izlenimi verecek şekilde yan yana yerleştirelim sizi, bizi, onları. Bugüne kadar düşünmüş olduğumuz her şeyi yeniden gözden geçirme süreci, yaratma süreci, tarihe atılan bayda, veyahut ta kendine yönelik şiddet, bu da tutmadıysa otoriteye edilen ihanet, yok edilmeye çalışılan varlık, olmayanın var farz edilmesi neticesinde ortaya çıkan tablo, çizilmiş resimler hepsi de işte…

Bunların yakılacağı platformun inşası şunun düşünülmeye başlanması ile başlar: Ben bugüne kadar hangi kişilerin hayatıyla oynadım, kimlerin yaşamında derin izler bıraktım, kimlerin cennetle cehennemin nikâh töreninde şahitlik etmesine izin vermedim, hangi geçmişi empoze ettim, hangisini dispoze…

***

Batan bir gemi düşün. İçinde kaptan ve köleler olsun. Kaptan için bu geminin batışı ölüm anlamını taşısın. Köleler içinse bu batış hürriyetin işareti sayılsın. İçine işlemiş zincirlerinden nasıl kurtulacak köle zincirlerine rağmen yüzüp yüzüp ıssız bir adaya ayak basmadığı taktirde?

Güneşin batışı onu bir daha görmeyeceğimiz anlamına gelmez tabii.

Özgürleşme bir süreçtir, öyle bir gecelik iş değil. Aşk gibidir yani, nefretle el ele, cennette ve cehennemde değil, kurmaca mitlerde ve belirli bir amaca hizmet etmek vazifesini ve eylem söylem bütünlüğünü akılda tutarak kaleme alınarak yaşama enjekte edilmiş tarihsel süreçlerde… Bir geçmişimiz olmalı belki, ama ne şekilde olmalı, kendimizi nasıl tanımlamalıyız, “biz” ne şekilde olmalı veya olmamalıyız? Kişi kendi kendisini yeniden yaratabilir. Bunu geçmişini her gün yeniden yazarak yapar. Bir limit olduğu farz edilmeden limiti aşmak gerektiğinden bahsetmek kafesin içi ile dışı arasındaki ayrımı ortadan kaldırır. Dolayısı ile ortaya şu çıkar: Kişi kendini aşması gerektiği sonucuna kendine limitler koyarak varır.

Rol yapmayı bırakınız rica edeceğim, niyetiniz nedir onu dillendiriniz. Salt şekil olsun diye kesilen ahkâmların kanları damlar tavandan, aman zehir niyetine içmesin çocuklar.

***

Tek gözün içinde pek çok göz… Evrenin semptomlarını dillendiren tavşanın gözleri… İki göz iki ayna arasında birbirini arıyor. Kendilerini kendi içlerinde kaybediyorlar. Kendi içlerine düşüyorlar. Bembeyaz bir gecede bıkmadan usanmadan tek bir yıldıza, hep aynı yıldıza bakıyorlar. Bütün yıldızlar spiral bir düşüşe hapsolmuşlar. “Ben” kendi içime hapsolmuşum. “Sen” beni sevmiyorsun. “O” senden nefret ediyor. “Biz” içimizdeki boşluğu bile tüketmişiz. “Siz” bizi anlamak istemiyorsunuz. “Onlar” aynaya bakıyor. Hiçkimse kendini göremiyor ve hiçkimse soruyor: “Ayna ayna söyle bana, ben miyim bu evrenin en transparan tavşanı?”